Gelecekle ilgili umut ekmeye başladığımızda başladı her şey. Umut ekmek yerine umut edebilseydik başımıza geleceklere şaşırmazdık beklide. Hasat insanlığın da kanlı hasadıdır. Güneş kendi etrafında dönerken yorgunluk biriktirdi. Batının doğudan, doğunun batıdan alacağı her şey bitpazarında; alıcı beklemiyor çürümeyi bekliyor. Batı kendine sadık kalmamanın bedelini, doğu da kendine sadık kalmanın bedelini ödüyor. Bu kanlı ihanetin bedeli bir kutlu ibadet gibi taçlanmayacak. Her hezimet bir zaferin takıdır; savaşlar bütün kahramanların mezarı. Barışa adanan bütün sözler karaçalınmış bir güneş. Yaşamaktan tiridi çıkmış bir dünyada soluk alıp vermeye çalışıyoruz. Yalana karşı alıklık ne de göz kamaştırıcı. Medeni devletler kendi kumaşlarından kendilerine kanlı elbiseler dikerken, geri kalanlar bütün hesaplarını öldükten sonraya bırakma telaşında. Artık çaresiz halkların geleceği varetmek için üreteceği herhangi bir destan veya bir mitos yok. Zaten tarih de ideolojiler mezarlığıydı. Ne acı ki çaresi olduğunu sananlar savaş sonrası kendi cesetlerinden kalacak çürümüş mirası paylaşım hesabında. Kitaptan sapınca din uyduruklaşır: Kıblesini unutmuş rüzgâr ne yana secde eder? Ah şu zulme ağıt yakarken, zalimin yolunu aydınlatan mum ışığı… Yine ölü çocuk yüzleri yağacak yüzlerine insanların. Hani şafak ki, alnının çatına çatılmış suskunlukla belirmesin her sabah. Suskunluğun fırtına tutulmuş insan, nereye savuruyor insanı? Tutulmamış söze sözün kavlinde nasıl bir ihaneti doğuruyor kelâm? Ne zaman yontmuştu Musa’yı Michelangelo?.. Sultan Fatih hangi ortaçağı kapatmıştı?.. İlahi Dante, komedi dükkânında fillerle dans, tam bir tragedya; batının mistik romanlarının kahramanı mı olacak batan güneşin altındaki şu bütün gösterişiyle göklere doğru uzanan pörsümüş kiliseler? Don Kişot mu, Servantes miydi fikre tecavüzün pusulası, yoksa Robinson Curuso muydu ince ince işlenen işgalin acısına teşne? Dudaklarında çarpı işareti kadınların ve şimdi hangi rahme yağacak besmeleyle mermiler; doğmamış daha hangi çocuklar ölecek “Ekber Allah” nidalarıyla? Mukadderatı bir cenabetli kehanet gibi gelecek mi beklenen? İ
hanetin bekâretinde kibirli bir muhabbet mi zalimle aynı yatakta halleşmek?
Zehirli bir şevval acısı baldan tatlı. Cami minarelerinden yükselen ölülerimize ağıt sala sesleri bir insanlık işgalinin değil yokluğun, yoksulluğun ve çaresizliğin feryadı. Oysa halklar kendisine yeni tanrılar uydurunca Tanrı aradan çıktı. Barbar bir beslenme biçimiydi çünkü siyaset ve ilahiyat. Din afyonlaştı, ibadet yogalaştırıldı: Güç ve hâkimiyete susamışlık tek Tanrılı bir din. Son için bir sona ihtiyaç yok. İnsan kendi soyunun ve sonunun bekçisi değil, celladı. Batı sürekli olarak yaratamadı. Doğu batının yaratımları karşısında yok olmadı. Yöneticilerin kanında safdil bir barış ve demokrasi, halkın dilinde yöneticilerin kanının kekre tadı. Hoşgörüsüz bir dünyanın yok olması mukadder. Zaman her zaman talan yaratacak bir Moğol yaratır ta ki, göç yolları bitene kadar, hayat kahredici bir yok oluşla yüzleşene kadar. Bazen Musa’nın da gücü yetmez. Kutsal yok oluş çağı selam olsun sana. Yokoluşun ardından gelecek bir Altın Çağ beklentisi bezginliğin de beklentisidir. Gökleri ve yeri soygun yeri haline getirilmesi sonrasında insan, kendi soyunu efendisi olacak değil ya. Haç da Hilal de bahar göremeyecek. Kıyamet metrosu beleşçileri de ne mutlu yolcular: Ruhun kitabı insanın omuzlarındaysa, Cennet ve Cehennem de herkesin koltuğunun altında.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder