24 Kasım 2024 Pazar

YENİ DOĞAN KATLİAMINI DOĞURAN KİRLİ BOŞLUK


“Çalıyorlar ama çalışıyorlar!” lütfen bu cümleyi unutmayın!

ŞU BİZİM ŞAKACI ORSON WELLES

Hikâye bildik: 30 Ekim 1938 tarihinde mikrofonun başına geçen Orson Welles, Amerika tarihinin en büyük yanlış anlaşılmasına sebep olacağından habersizdi. Cadılar Bayramı özel yayını için radyo tiyatrosu seslendiren Welles, Herbert George Wells’in The War of the Worlds isimli romanının uyarlamasını seçmişti. Yayını başından itibaren dinlemeyen ve radyosunu haber bülteni kısmında açan dinleyiciler bir anda şaşkına döndü. Dinlediklerini ciddi bir haber bülteni sanan Amerikalılar, uzaylı istilasının gerçekten yaşandığını düşünerek büyük bir panik içinde sokaklara döküldü. Erzak almak için dışarıya çıkanlar, eyalet değiştirmek için yola düşenler, günah çıkarma ritüeli için nöbete çağırılan papazlar, uzaylılar tarafından öldürülmek yerine intihar etmeyi tercih edenler ve daha niceleri. Hayatta kalmak umuduyla yola düşenler caddeleri, neler olup bittiğini öğrenmek isteyenler ise radyo kanalının telefonlarını kilitlemişti. Gelen telefonlar üzerine yayını kesmek zorunda kalan Davidson Taylor, radyodaki metinlerin gerçeği yansıtmadığını ve her şeyin tamamen kurmaca bir senaryo olduğu duyurdu. Ancak artık çok geçti. Canını kurtarmak isteyenler çoktan evlerini terk etmiş, radyo binasına da polis baskını yapılmıştı. Gerçek anlaşılana kadar geçen sürecin bilançosu ağır oldu. Can ve mal kayıpları yaşanmıştı. Maddi ve manevi kayıp yaşayan dinleyiciler radyoya tazminat davası açtılar ancak hiçbir sonuç çıkmadı. Tüm davalar, ivedilikle radyonun lehine sonuçlandı.

ÖLDÜRÜCÜ SONUÇLARIN CAZİP NEDENLERİ

Çoğu zaman sonuçların içinde kayboluyoruz. Olmuş olanı tartışıp durmak negatif bir enerji yükünün hamallığını yapmakla eş anlamlı. Tartışmanın yorgunluğu aynılığı beslemekle kalmıyor, çözüme odaklanmayı da ortadan kaldırıyor.

Başka ülkelerde olsa iktidarların sarsılacağı, belki ilgili bakanların intihar değil ama istifasının yaşanacağı olayların yaşandığı Türkiye’de bu olağanüstü toplumsal tabloyu doğuranın ne olduğunu merak ediyorum. Marx’ın altyapıyı üst yapının belirlediği tezine göre ekonomik her şeyden sorumlu hatta bizatihi onların inşacısı. Ancak Türkiye’de bebeklerin bile canına kastedecek biçimde ortaya çıkan soykırımcı sorunların temeli sadece ekonomik mi? Çok iyi yaşamak, çok iyi arabalara binmek süper lüks evlerde oturmak, eğlene bildiği kadar eğlenmek, hatta hafta sonlarında yurtdışına çıkmak, kamçılandıkça tutulması imkânsız hale gelen arzuyu tatmin için hazzın bütün kapılarını kırmak, içeriye dalmak ve her şeyi ama her şeyi kendi istediği gibi yapmak, yapabilmek.

YAPIYORUM ÇÜNKÜ YAPABİLİYORUM

Benim için şifre bir cümledir bu cümle. Bir şeyi yapabilmek bize neyin bilgisini verir? Bir şeyi yapabiliyor olmak herhangi bir dirençle karşılaşmamak anlamına gelir. Direnç nedir? Kurumsallık, yani seküler anlamda hukuk, anayasa, yasalar, kurallar, kaideler; kültürel olarak toplumsal baskı, içsel olarak vicdan, mistik anlamda günah, Tanrı korkusu.

Bütün bunların karşısında bazı insanların yeni doğmuş bebeklerin öldürülmesine kadar giden yolda kendi gündelik hayatlarını nasıl kurguladıkları, yaşadıkları, örneğin kendi çocuklarının başını nasıl okşadıkları, eşleriyle nasıl ilişki kurdukları, dostlarıyla çay içerken ne düşündükleri ve günün sonunda kendilerine bir aynada bakarken ne dediklerini nasıl bilebiliriz? Bir kişilik bozukluğundan bahsedebilsek belki bu insanları “şizofren”, Şizoid”, “Depresif”, “Narsist” ve benzeri modern yaşamdaki gündelik kişilik bozuklukları adı altında toplayıp, bir tedavi biçimi uygularız. Ancak sadece bir kişilik bozukluğundan bahsetmek mümkün mü?

Bazı olağanüstü korkunç olaylarda ve belki de Durkhaimci bir sosyoloji gözlüğüyle baktığımızda hemen hepsinde bir tek başınalık, şahsilik görmüyoruz. “Çete”leşme aslıda bir suçu paylaşmaktan çok suçun kazançlarını paylaşmaktır ve bu yüzden çeteler sonuç ve kâr odaklıdır. Böylesi örgütlenmelerde herkesin birbirinin arkasını koruması bir zorunluluktur çünkü bir çete üyesinin ayağının sürçmesi bütün çeteyi güvensiz noktaya iter.

Peki, bu çeteleri oluşturan şey nedir? Yani insanları suç işlemek için çete kurmaya götüren süreç nasıl işler? Para çeteleşmede birincil inşacı güç müdür? En başa döndük yani? Başa döndük ama burada bir şeyi tespit etmiş olmak önemli: Yapıyorum çünkü yapabiliyorum! Yani yasaları çiğneyebilecek kadar güçlüyüm, yasaları çiğnerken çeteleşecek ve suçumu ve sonuçlarını ve tabii ki kârını da paylaşacak kadar akıllıyım, yasa ve ahlak dışı da olsa kazandığımızla eğlenebilecek kadar da vicdanım rahat ÇÜNKÜ! “Ben çalıyorlar ama çalışıyorlar!” zihniyetine inanıyorum.

“Çalıyor ama çalışıyor, hizmet yapıyor” düşüncesi değil midir bütün bu olup bitenlerin nedenselliği, elbette diğer bazı suni bileşenleriyle birlikte? Turgut Özallı yıllarda da “Benim memurum işini bilir” retoriği vardı.

İşte bir retoriğin çeteleşmesi, yeni doğmuş bebeklerin canına kastedecek kadar gözü dönmüşlüğe evrilmesi ve bir retoriğin can almaya başlaması. Her şeyin bir propagandayla, bir söylemle başladığına inanır mısınız? Ya da bizi korkunç olaylar karşısında sebeplere odaklanmaya itecek olan “HAKİKAT”i aramaya itecek nasıl bir motivasyon olmalı. Suçluları yargılayıp cezaevine gönderiyoruz ama suçlar orada duruyor ve bazı insanlar yapıyor çünkü yapabiliyor.

(imaj:anonim


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder