“Çalıyorlar ama çalışıyorlar!” lütfen bu cümleyi unutmayın!
ŞU
BİZİM ŞAKACI ORSON WELLES
Hikâye
bildik: 30 Ekim 1938 tarihinde mikrofonun başına geçen Orson Welles, Amerika
tarihinin en büyük yanlış anlaşılmasına sebep olacağından habersizdi. Cadılar
Bayramı özel yayını için radyo tiyatrosu seslendiren Welles, Herbert George
Wells’in The War of the Worlds isimli romanının uyarlamasını seçmişti. Yayını
başından itibaren dinlemeyen ve radyosunu haber bülteni kısmında açan
dinleyiciler bir anda şaşkına döndü. Dinlediklerini ciddi bir haber bülteni
sanan Amerikalılar, uzaylı istilasının gerçekten yaşandığını düşünerek büyük
bir panik içinde sokaklara döküldü. Erzak almak için dışarıya çıkanlar, eyalet
değiştirmek için yola düşenler, günah çıkarma ritüeli için nöbete çağırılan
papazlar, uzaylılar tarafından öldürülmek yerine intihar etmeyi tercih edenler
ve daha niceleri. Hayatta kalmak umuduyla yola düşenler caddeleri, neler olup
bittiğini öğrenmek isteyenler ise radyo kanalının telefonlarını kilitlemişti.
Gelen telefonlar üzerine yayını kesmek zorunda kalan Davidson Taylor, radyodaki
metinlerin gerçeği yansıtmadığını ve her şeyin tamamen kurmaca bir senaryo
olduğu duyurdu. Ancak artık çok geçti. Canını kurtarmak isteyenler çoktan
evlerini terk etmiş, radyo binasına da polis baskını yapılmıştı. Gerçek
anlaşılana kadar geçen sürecin bilançosu ağır oldu. Can ve mal kayıpları
yaşanmıştı. Maddi ve manevi kayıp yaşayan dinleyiciler radyoya tazminat davası
açtılar ancak hiçbir sonuç çıkmadı. Tüm davalar, ivedilikle radyonun lehine
sonuçlandı.
ÖLDÜRÜCÜ
SONUÇLARIN CAZİP NEDENLERİ
Çoğu
zaman sonuçların içinde kayboluyoruz. Olmuş olanı tartışıp durmak negatif bir
enerji yükünün hamallığını yapmakla eş anlamlı. Tartışmanın yorgunluğu aynılığı
beslemekle kalmıyor, çözüme odaklanmayı da ortadan kaldırıyor.
Başka
ülkelerde olsa iktidarların sarsılacağı, belki ilgili bakanların intihar değil
ama istifasının yaşanacağı olayların yaşandığı Türkiye’de bu olağanüstü
toplumsal tabloyu doğuranın ne olduğunu merak ediyorum. Marx’ın altyapıyı üst
yapının belirlediği tezine göre ekonomik her şeyden sorumlu hatta bizatihi
onların inşacısı. Ancak Türkiye’de bebeklerin bile canına kastedecek biçimde ortaya
çıkan soykırımcı sorunların temeli sadece ekonomik mi? Çok iyi yaşamak, çok iyi
arabalara binmek süper lüks evlerde oturmak, eğlene bildiği kadar eğlenmek,
hatta hafta sonlarında yurtdışına çıkmak, kamçılandıkça tutulması imkânsız hale
gelen arzuyu tatmin için hazzın bütün kapılarını kırmak, içeriye dalmak ve her
şeyi ama her şeyi kendi istediği gibi yapmak, yapabilmek.
YAPIYORUM
ÇÜNKÜ YAPABİLİYORUM
Benim
için şifre bir cümledir bu cümle. Bir şeyi yapabilmek bize neyin bilgisini
verir? Bir şeyi yapabiliyor olmak herhangi bir dirençle karşılaşmamak anlamına
gelir. Direnç nedir? Kurumsallık, yani seküler anlamda hukuk, anayasa, yasalar,
kurallar, kaideler; kültürel olarak toplumsal baskı, içsel olarak vicdan,
mistik anlamda günah, Tanrı korkusu.
Bütün
bunların karşısında bazı insanların yeni doğmuş bebeklerin öldürülmesine kadar
giden yolda kendi gündelik hayatlarını nasıl kurguladıkları, yaşadıkları,
örneğin kendi çocuklarının başını nasıl okşadıkları, eşleriyle nasıl ilişki
kurdukları, dostlarıyla çay içerken ne düşündükleri ve günün sonunda
kendilerine bir aynada bakarken ne dediklerini nasıl bilebiliriz? Bir kişilik
bozukluğundan bahsedebilsek belki bu insanları “şizofren”, Şizoid”, “Depresif”,
“Narsist” ve benzeri modern yaşamdaki gündelik kişilik bozuklukları adı altında
toplayıp, bir tedavi biçimi uygularız. Ancak sadece bir kişilik bozukluğundan
bahsetmek mümkün mü?
Bazı
olağanüstü korkunç olaylarda ve belki de Durkhaimci bir sosyoloji gözlüğüyle
baktığımızda hemen hepsinde bir tek başınalık, şahsilik görmüyoruz. “Çete”leşme
aslıda bir suçu paylaşmaktan çok suçun kazançlarını paylaşmaktır ve bu yüzden
çeteler sonuç ve kâr odaklıdır. Böylesi örgütlenmelerde herkesin birbirinin
arkasını koruması bir zorunluluktur çünkü bir çete üyesinin ayağının sürçmesi
bütün çeteyi güvensiz noktaya iter.
Peki,
bu çeteleri oluşturan şey nedir? Yani insanları suç işlemek için çete kurmaya
götüren süreç nasıl işler? Para çeteleşmede birincil inşacı güç müdür? En başa
döndük yani? Başa döndük ama burada bir şeyi tespit etmiş olmak önemli: Yapıyorum
çünkü yapabiliyorum! Yani yasaları çiğneyebilecek kadar güçlüyüm, yasaları
çiğnerken çeteleşecek ve suçumu ve sonuçlarını ve tabii ki kârını da paylaşacak
kadar akıllıyım, yasa ve ahlak dışı da olsa kazandığımızla eğlenebilecek kadar
da vicdanım rahat ÇÜNKÜ! “Ben çalıyorlar ama çalışıyorlar!” zihniyetine
inanıyorum.
“Çalıyor
ama çalışıyor, hizmet yapıyor” düşüncesi değil midir bütün bu olup bitenlerin
nedenselliği, elbette diğer bazı suni bileşenleriyle birlikte? Turgut Özallı
yıllarda da “Benim memurum işini bilir” retoriği vardı.
İşte
bir retoriğin çeteleşmesi, yeni doğmuş bebeklerin canına kastedecek kadar gözü
dönmüşlüğe evrilmesi ve bir retoriğin can almaya başlaması. Her şeyin bir
propagandayla, bir söylemle başladığına inanır mısınız? Ya da bizi korkunç
olaylar karşısında sebeplere odaklanmaya itecek olan “HAKİKAT”i aramaya itecek
nasıl bir motivasyon olmalı. Suçluları yargılayıp cezaevine gönderiyoruz ama
suçlar orada duruyor ve bazı insanlar yapıyor çünkü yapabiliyor.
(imaj:anonim
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder