Kim daha çok seviyor bu ülkeyi? Yeni bir toplum sözleşmesi imkânımız var mı?
Türkiye’de
uzun zamandır soğuk bir psikolojik iç savaş yaşıyoruz. Herkesin
kendi gerçeğine olan saygısı, fikir birliğine varmamızı ve önemli işler
yapmamızı engelleyen bir dikkat dağıtıcı unsur haline gelmiş durumda.
Gerçeği yeniden mi tanımlamamız gerekir, yoksa savaşa devam mı
etmeliyiz; göze göz dişe diş!
Öldüresiye
bir sevgi yarışıdır Türkiye’de sürdürülen; ülkeyi seven herkesin kendi çözüm
yolunu zorbalıkla dayattığı bir dönem; hem krizlerle çözümlerle
boğuluyoruz.
Ülkeyi
düzeltmeye çabalayan herkesin iyi niyetli yıkıcı bir formülü var. Kimse geri
adım atmıyor ve iyi niyetli olan bile artık her dokunuş metastazlı yapıyı daha
da derinleştiriyor.
Herkes
birbirini yalanlarken kendinin doğru söylediğini ifade ediyor ve kendisine
inanılmasını bekliyor ama neden ona inanılsın ki? Bugüne kadar çözüm ürettiğini
söyleyenlerin hemen hepsi istisnasız yarayı derinleştirmedi mi?
Ülke
gerçeklerini tartışamıyoruz. Bir çocuğun öldürülmesi… Bir evin içindeki 5 çocukla
birlikte yanıp kül olması… Kadın, erkek ve en çok da kadın, insanların sokak
ortasında gerekçesiz silahla vurulup katledilmesi… Sanki bütün olup bitenler
gerçekte sorunu nerede olduğunun görülmemesine ilişkin bir senaryonun
olağanüstü ve kanlı parçası.
Neye
inanılacağını zorbalığın belirlediği yerde kimse kimseye inanmaz.
Son
yirmi yılda yatay mı, geriye doğru mu hangi ileri gittiğimiz konusundaki
belirsizlik, aslında hiç de ileri gitmediğimiz konusundaki belirsizlikle aynı
düzlemde hatta birbirinin içine geçiş durumda. “Bana inanın” diyen liderler,
kendilerine neden inanılacağı ile ilgili yeni söylemler, pratikler
ürettiklerini söylerken bile kendilerini ikna etmiş değiller. Retoriğin büyüsü
daha ilk anda kendilerini uyuşturmuş görünüyor.
Ülkede
demografik aşının zehirli olduğunu hemen herkes söylüyor ama bu dillendirmenin
ötesine geçen bir şey olmadığı gibi bu konudaki bütün söylemler bir kahve
muhabbetinden daha seviyeli de görünmüyor. Ancak ulus devletten bir
imparatorluk ya da konfederasyon çıkarılacağı düşüncesi ve bunun el altından
dile getirilirken, ulus devletin yıkılınca bunun nasıl gerçek bir yıkım
olacağını ve bu yıkımdan nasıl bir federatif yapı çıkacağını kimse bilmiyor;
özellikle bu konudaki gizem bir “kızıl elma” fantezisi olarak dolaşımda
tutuluyor.
Ulus
devletle birlikte doğal olarak ulus devletin yapısal dinamiklerini üreten
cumhuriyete, laikliğe, seküler hukuka karşı da bir dip akıntı olarak saldırılar
gerçekleştiriliyor. Her yerden, her kesimden ve belirlenmiş amaçlar için suni
dalgalar üretilmiş, her dalga topluma çarpıyor ve her çarpma şu soğuk
psikolojik iç savaşı derinleştiriyor. Bunlar bilinçli olarak
gerçekleştiriliyor. Türkiye’de bilinçli bir psikolojik iç savaşın yaşanması
isteniyor. Bireyde olduğu gibi toplum da psikolojik olarak çöker çünkü ve bunun
emareleri de görülüyor. Sadece nemelazımcılık değil, “bana dokunmayan yılın bin
yıl yaşasın” şeklinde değil “an” neredeyse bütün değerler öldürülerek bir “carpe
diem” yaşanıyor. Toplum tamamen bu psikolojik iç savaşın içine çekilmiş
durumda. Hemen herkesin agresif stratejileri var ve çok hızlı şekilde büyümek
için gözünü karartmış durumda. Adalet mekanizmasındaki erozyon agresif
stratejileri onaylamasa bile görmezden gelmesi hiç şaşırtıcı değil. İnsanlar
retorikle, retoriğin yetmediği yerde şiddet söylemleriyle, şiddet söylemlerinin
etkisiz kaldığı yerde beden gücüyle, beden gücünün eksik kaldığı yerde silahla
işini halletmeyi yeğliyor.
Hukuksuzluk
kutuplaşmaları sadece derinleştirmiyor, hepsini birer savaş cephesi haline
getiriyor. Toplum sözleşmesi berhava olmuş durumda. Neredeyse kırmızı ışıktan
başka hiçbir şeye uyulmuyor gündelik hayatta. Sosyal medyadan gündelik
ilişkilere ve etkileşimlere kadar bir soykırım gibi ahlaki kırım, hukuk kırımı,
değerler kırımı yaşanıyor; kan akmadığı için, sokaklar, caddeler ölülerle dolu
olmadığı için insanlar gündelik hayatlarını yaşadıklarını sanıyorlar ama
aslında gündelik hayatları bir savaş, bilmek istemiyorlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder