Seyretmişsinizdir: Bir köpek, yüksek bir yerde sahibinin kucağına atlar çünkü bilir ki o onu tutacaktır. Güven oyunu oynayan yetişkinler de vardır, biri diğerine sırtını döner ve kendini onun kucağına bırakır, bilir ki yere düşmeyecek, partneri kendisini tutacak, yere düşüp, canının yanmasına izin vermeyecektir.
Ancak
en basit bir yapı içindeki yöneticiden bir ülke yöneticisine kadar iktidarlar
yalanlarla beslenir ve yalanın inşacı gücüne taparlar. Hayal satmak her zaman
karlı bir iştir. Propaganda (kirli medya) yalan satma aracı olarak son derece
kullanışlıdır.
Modern
dünyada güven esas mıdır? Kime, niye, ne için güveneceğiz? Güvenmek
güvenilmesini istenen tarafından ticari bir meta haline gelmişse bu faydacı güven
neden bizim için bir tuzak olmasın?
İnanmak
ve güven vermek; bu iki kavram olgusal olarak son derece hayati işlevlere
sahip. Özellikle demokrasilerde ve demokratik ilişkilerde. Demokrasinin biraz
yalanla kurulduğunu, demokrasinin biraz ütopya satmak olduğunu ve daha çok
sandıkta kazanmak isteyenin arzularını tatmin rejimi olduğunu biliriz ama
güveniriz çünkü inancımız aynı zamanda odur ki kazanan hizmet de edecektir.
İnançlar
hemen her zaman yanıltıcı olabilir. Güven vermek bir inanca dayalı olduğu için
güvenimiz her zaman sarsılabilir. Bizi yenilgiye uğratanlar, güvenimizi boşa
çıkartanlar her zaman karlı çıkıyor ve bunun bir karşılığı olmuyor da olabilir,
olabiliyor da.
Güven
vermek ve inanmak sonsuz bir döngü müdür; hiçbir zaman ihtiyat payımız olmaz
mı?
Az
gelişmiş toplumlarca inanca dayalı bir güven olduğu için, “inanmak” ve “güven”
mistik soslar içeriyor. Tarikatlarda, cemaatlerde hiçbir zaman bir ihtiyat payı
yoktur, o cemaat ve tarikat insanları için.
Aynı
durum iktidarlar için de geçerlidir. Burada her yere dağılmış olan Foucault’cu
iktidardan bahsediyorum. Bir ebeveynden, bir ülke yöneticisine kadar hepsinin
kendisi için bizden mutlak güvenme ve kendilerine inanmamız talebi sonuçları
hesap edilmiş bir başlangıç değildir. Bizim istencimizi yönetebilmek için
mutlak itaati içeren mutlak güvenmek ve inanmak araçlarını kullanmak
zorundadırlar. Bu insanların hemen hepsi bir ütopya peşinden kendilerini
sürüklerler, gerçekçi değillerdir ve bu yüzden hemen bir çok etkileşim ve
ilişki “iyi gün” ilişkisidir.
Biz
bir distopyayı üstelik sürdürülebilirliği bizzat yaşayana bağlı olmayan bir distoplayı
yaşarken bizden güven ve inanmayı karşılıksız alanlar kendi ütopyalarında son
derece rahattırlar. Demem o ki birine, bir düşünceye, bir muhalif gruba veya iktidara
güven desteği, sonsuz inanma pratiği hediye ederken sonuçlara ilişkin fikirler
de edinmek gerekir. Bir ütopya ne kadar planlıysa bir distopya da o kadar planlıdır.
İnanç ve güvenimiz karşılığında bir distopya satın almadığımızı anlayabilmek
bir ütopyanın gerçekliğini sorgulamakla eşanlamlıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder