Toplumun da bir ruhu ve bir kişiliği vardır. Kişiliksizleşme bireysel anlamda kişiliğin, azalma biçiminde bir değişime uğramasıdır. C. Gustav Jung bunun bir örneğinin, ilkel psikolojide "ruh kaybı" diye bilinen şey olduğunu ifade eder.
İlkel
insanın ruhun kaybedilmesi biçiminde açıkladığı garip bir durumdur bu. Ona
göre, bir ruh, gece kaçıp giden bir köpek gibi çeker gider. Bu durumda büyücü
hekime düşen görev, kaçan ruhu geri getirmektir.
Ruh
çoğu zaman aniden kaybedilir, o zaman da genel bir rahatsızlık, keyifsizlik
başgösterir.
Bu
fenomen, bizim bilincimizin bütünlüğünden yoksun ilkel bilincin yapısıyla
ilgilidir. Bizim bir irademiz vardır, ama ilkel insanın yoktur. İlkel insanın
sırf duygusal ve içgüdüsel değil de, bilinçli, maksatlı bir eylemde
bulunabilecek kadar kendine hâkim olabilmesi için karışık egzersizlere ihtiyacı
vardır. Bizim bilincimiz bu bakımdan çok daha emin ve güvenilirdir; ancak,
uygar insanın başına da zaman zaman benzer bir şey gelebilir, fakat bu durum
ruh kaybı kavramıyla değil, Jung’un Janet’ten aktarımıyla bu fenomene isabetli bir
isim bulan ve “zihinsel seviyenin düşmesi” kavramıyla nitelenir.
Bilincin
geriliminin azalmasının söz konusu olduğu bu durum, kötü havaya işaret eden düşük
barometreyle karşılaştırılabilir. Psikolojik uyanıklık hali, azalmıştır ve kişi
bunu ağırlık, keyifsizlik ve melankoli biçiminde hisseder. İnsanın “keyfi”
kaçmıştır, güne ve işe başlayacak hali ve cesareti yoktur. İçinde hiçbir
kıpırtı olmadığı için kendini kurşun gibi ağır hisseder. Bunun nedeni, insanın
içinde artık hiçbir enerjinin kalmamasıdır.
Çok
iyi bilinen bu fenomen ilkellerdeki ruh kaybına tekabül etmektedir. Keyifsizlik
ve iradesizlik o kadar büyük boyutlara varabilir ki, kişilik parçalanabilir ve
bilinç bütünselliğini yitirebilir; kişilik unsurları kendi kendilerine bağımsız
hareket etmeye başlayarak bilincin kontrolünün dışına çıkarlar.
O
zaman da, örneğin duyum yitimi ya da sistematik unutkanlık görülebilir.
Sistematik unutkanlık, “bir organın işlevinin zayıflaması ya da tamamen
durması” isterisidir. Bu tıbbi kavram ilkellerdeki “ruh kaybı”na karşılık
gelmektedir.
Bilinç
kaybı ruh kaybına yani canlılığın yitirilmesine karşılık gelir; ölmeyin ancak
yaşamayız da. Fiziksel ve psişik yorgunluk, bedensel hastalıklar, şiddetli
duygulanımlar ve kişinin özgüvenini son derece yıpratan şok sonucunda ortaya
çıkabilir. Bu durum genel kişilik üzerinde daima daraltıcı bir etkiye neden olur.
Kişinin özgüvenini ve girişkenliğini azaltır ve giderek artan bir
benmerkezcilik nedeniyle zihinsel ufku daraltır. Sonunda, gerçekten de olumsuz
bir kişilik gelişimine yol açabilir ki, bu özgün kişiliğin sahteleşmesi
anlamına gelir.
Bu
durumu topluma uyarladığımızda günümüzde ruhsuz toplumun hem toplumun yekpare
varlığında hem de kişiler üzerindeki etkisini görmek mümkün. Kişiliğin yitimi
ve ruhun kaybı toplumu dönüştürüyor ama adeta toplumsal ruh parçalanıyor,
toplumsal kişilik inanılmaz derecede erozyona uğruyor ve ortaya çıkan bireye ve
topluma yabancılaşıyoruz. Bu nereye kadar sürebilir, belirsiz.
(imaja/u

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder