Gerçekte benim dediğim bana ait olan hiçbir şey kalmamıştır.
Benim
dediğim protezdir, sahtedir.
Bir
yandan doğal olanın cenaze törenindeyken bir yandan da vahşice bir iyileştirme
programına katılmış gibiyiz.
Sanki
dünya denen bir hastanedeyiz; yaşam denen bir hastalığa yakalanmışız; bize hep
yaramızı, acımızı, sıkıntılarımızı, hatta gerçek olan her şeyimizi saklamamız,
onlardan uzak durmamız, onlarla bütün irtibatımızı kesmemiz, onların bize
kazandıracağı bir deneyim olmadığı, aksine bizi utandıracağı, yaşamı bize zehir
edeceği vs. söyleniyor. Ayrıca ötekinin yarasını ve elbette hiçbir şeyini görmezden
gelmemizin bir zorunluluk olduğu anlatılıyor.
Nefes
aldığımız bir koridor var ve bu klinik koridorda “ben seni tamir ederim”ciler
bekliyor, akbabalar gibi.
Hiç
hata yapmamamız, sürekli bir empati ve kendi içimize bakmamızın vb. bir
zorunluluk olduğunu dayatılıyor. Bunun normal olduğu da bu dayatmanın bir
parçası olarak yansıtılıyor. Böyle olmamamız halinde hiçbir şey elde
edemeyeceğimiz, ilişkiler kuramayacağımız, etkileşimlerde bulunamayacağımız,
hayatımızı kazanamayacağımız, kısaca yaşayamayacağımız ifade ediliyor.
“Özne”
olduğum söyleniyor.
“Birey”
olduğun üzerinde duruluyor. Ama onların öznesi ve onların bireyiyim. Sözleşmişçesine
hepimizin hayatlarının şu veya bu ad altındaki birilerine ihale etmemizi salık
veriyor. Onların bizi kendimize getireceğini, başarıdan başarıya koşturacağını,
zirveye çıkaracağını, bizi mutlu edeceğini ve dahasını müjdeliyor. Ama “ben
tamir ederimciler” olmadan olmayacağı da bir zorunluluk olarak dayatılıyor.
Beni
kendimi hiçbir zaman bulamayacağım bir saklambaç oyununa atıyorlar. Bir plastik,
protez, hep dıştan bir iradeyle bağlı ben üretiliyor. Yaşam oyun olsun diye bir
yaşama dönüşmüş durumda; oyuncular başkasınca yazılan tekstlere uymak zorunda. Kendi içine bakan herkes duyumsayabilir bunu.
Sanki
hepimiz kurtarılmaya bekleyen kurbanlar gibiyiz. Kurtarıcılar kim? Bizi ateşe
atanlar değil mi? Kendi anlamımızı üretmemize izin verilmeyen bir yaşamda
üretilmiş bir anlam harcamaktan, uzaklaşmaktan, görmezden gelmekten geçiyor.
“Ben
yarama bir kez bakayım, yaramla dertleşmeme ihtiyacım var” dediğinizde size
yaranız gösterilmiyor; hemen şu veya bu biçimde ruhsal veya sosyal bir protez
uygulanıyor. Böylece sadece kendi gerçekliğimden kopmuyorum, kendi anlamımdan
da kopuyorum. Beni kendimi bulamayacağım bir saklambaç oyununda bırakmak öldürmek
değil mi?
Kısaca:
Kendimizi yaşamayı göze almak gerekir, bu yola girmek gerekir; kendi hayatını yaşamayı
sonraya bırakan; yolunda bir ırmağa rastlayıp da akıp geçmesini bekleyen insana
benzer, ırmak hiç durmadan akıp gidecektir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder