21 Mart 2024 Perşembe

TANRININ TÜRKİYE'DEKİ ARKA BAHÇESİ: ŞEYTANSIZ TÜRKLER

                                                                          

Bir gün sofrada yemek yerken babası oğluna
“Sinan, budalalıkta o dereceye vardın ki şu tabağın bakır olduğundan şüphe edeceksin” demiş. Sinan Paşa da, “Evet, biz onu bakır görüyoruz ama başka bir şey olmak ihtimali de vardır!” deyince, Hızır Bey sahanı kaldırıp oğlunun kafasına vurmuş. Canı acıyan Sinan Paşa, “Ay” deyince babası; “Nasıl, sahanın bakır olduğunu anladın mı?” diye sormuş.[1] Öyle ya itiraz etmeyenin başına bir şey gelmez.

Şeytan dediğimizde kremalı bir pastadan bahsetmiyoruzdur. O Tanrı’ya ilk başkaldırandır. O, Cennet’ten atalarımızı kovdurtmuştur. Böylece insan kötülükle tanışmışızdır. O, bütün kadim dini anlayışlara ve kültürlere göre kötülüğün babasıdır. Yeryüzündeki ilk kanın dökülmesinin metafizik öznesidir. Şeytan batı ile doğuyu birbirinden ayırandır.

Şerif Mardin’in, “Batı’da ‘Şeytaniliğin yaratıcılığı’ vardır. Türkiye’de ve İslam’da da Şeytan vardır, fakat ‘Şeytaniliğin yaratıcılığı’ fikri olmadığı gibi, bunu düşünmek bile günahtır” sözlerini, Ruşen Çakır, gazetedeki köşesine   “Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Şerif Mardin, çoğunluğunu muhafazakârların oluşturduğu bir dinleyici topluluğunu ‘Şeytana uyup uçmaya’ davet etti” diye taşımıştı. Mardin, buradaki konuşmasında modernleşmenin üç temel özelliğini, 1) sivil toplumun gelişmesi, 2) kamusal alanın oluşması ve 3) uçmak olarak da tanımlanabilecek, halk arasında “icat çıkarma” denilerek, içsel ilhamla aykırı fikir ve işlerin uzağında durulması, toplumdan yarışılmaması uyarısı niteliği taşıyan, özgür, sıra dışı fikirlerin ve belki yaşam tarzının, bir anlamda özgün bireyin ve toplumun imal edilmesi biçiminde değerlendiriyordu. “Uçmak” fiilinin içindeki, bir sıfat olarak Şeytan’ın varlığını da unutmayalım. Aslında “uçmak” Mardin’in ifadelerine göre modernleşmenin araçlarından birisine de vurgu gibidir.

Mardin, açıklamasında Fransız şair, romantizm akımının öncülerinden Charles Baudelaire ile Arthur Rimbaud’yu örnek gösteriyordu: “Bu ikisi lanetlenmiş şairlerdir, kötü konularla uğraşan kişilerdir. Fakat onlar kötüyü bir suç olarak algılamamış, daha da önemlisi, bunu yaparken bayağılığa düşmemiş kişilerdir. Zamanla da büyük bir saygınlık kazanmışlardır. Bizdeyse onlar gibi ‘uçan’ yazarlar yoktur. Zaten kültürümüz Baudelaire’ler ve Rimbaud’lar yaratmaz. Oysa onlar gibi kişileri olmayan topluluk, idealizm ile bayağılık arasında gidip gelmeye mahkûmdur.”

Mardin, aynı açıklamasında Türkiye’de sansürden çok otosansürün önemli olduğunu ileri sürerken, “Muhayyilesi sansürlü bir yazar Borges gibi yazamaz, romanları gözü yaşlı bir serzenişten öteye gidemez. Freud, Lacan ve Foucault’nun ne dediğini anlayamaz, postmodernizmden bahsettiği zaman da bir modayı tanımlamaktan ileri gidemez” iddiasını ortaya koyuyor ve bu iddiasının hangi temellere dayandığını da göstermeye çalışıyor olmalıydı.

Mardin, iyilik ve kötülüğün iç içe geçmiş iki öğe olduğunu anlamayan yalın muhayyileli yazarın Nobel ödülü kazanamayacağı iddiasını da ortaya atarken “Nobel ödülü kazanamadığımız zaman bunu lütfen, Batı’nın Türklere karşı bir haçlı seferi olarak değerlendirmeyelim. İyilik ve kötülüğün içiçe geçmiş iki öğe olduğunu anlamayan yalın muhayyileli yazar Nobel ödülü kazanamaz. Mısırlı Necip Mahfuz, bu basitlikten kurtulduğu için Nobel almıştır!” ifadelerine de yer veriyordu[2]

Mardin, bu konuşmasından yıllar önce de konuya değinmişti. Şeytan sadece kötüyle özdeşleştirildiğinde gelişmek pek de mümkün olmuyordu, çünkü çatışma unsuru gerçekleşmiyordu. “Daemon”un kabul edilmediği, maskelendiği ve sadece “kötü”ye dâhil edildiği uygarlıklarda edebiyat ve sanat yüzeysel kalmaya mahkûmdu ve “çağdaş Türk edebiyatının bir tür fakirliğinin de gizi buradadır.” (Mardin, 1991)[3]

Cemil Meriç’e göre, edebiyat tarihinde Şeytan’ın birçok yansıması görülebilir. Şeytan kaprislerini kanun olarak kabul ettirmek isteyen bir Tanrı’ya karşı isyandır, sadece edebiyatta da değil. Meriç önce edebiyat alanından örnekler sıralar: Milton’un “Kaybolan Cennet”inde Şeytan, Tanrı kadar mümkündür ve büyüktür. Şeytan insanın iç dünyasıdır, Freud ve Bergson’un ifade biçimleriyle öz-ben, iç-ben, yani benliktir. Toplumu temsil eden Sur-moi’ya, yani toplumun kendi içinde eriterek yok ediciliğine, tek-tipleştiriciliğine karşı, ben’in, öznenin kendisini savunmasıdır, kendi olmasıdır bugünkü literatür deyimiyle kendiliktir. Şeytan Batı’da o derecedir ki, “Şeytan’ın mağlubiyeti kilisenin, yani konformizmin galibiyetidir” der Meriç ve devam eder; “artık eski değerler levhasının parçalanışı Şeytan’a da tarihî bir karakter olma fırsatını yeniden verecektir.[4]

Şeytan’ın, Mardin’in deyimiyle Batı’yı “uçuran” karakter oluşu, Rönesans ve Reform takvimi içinde gerçekleşecektir ve süreç, neredeyse o büyük anlatılardan olan Marksizme, modernizme, liberalizmi, kapitalizme hatta emperyalizme, ulusçuluğa ve dahası feminizme, küreselleşmeye ve postmodernizme kadar takvim yapraklarını da kanatlandıracaktır. Bu indirgemeci bir yaklaşım olabilir ama ne ki, Cemil Meriç, Şeytan’ı tarihe ilk defa Goethe’nin dâhil ettiğini belirtir, elbette bu Batı’nın, daha bireysel olarak da Goethe’nin Şeytan’ıdır.

Daha sonra Şeytan, batıda, bugün feminizmin ilk temsilcisi olarak kabul edilen Tristan ile sahne alacaktır. Şeytan, Flora Tristan (1803-1884) Mephis’inde proleter bir İspanyol, ütopik bir sosyalist kadını ile birleşecektir. Biraz da aşkın bir ifade ile bu izdivaçtan doğacak olan kadın der Meriç, insanlığı kurtarıcısı olacaktır. Tristan seyahat notlarını kaleme aldığı kitap “Bir Paryanın Seyahati”dir (Perefrinations D’une Paria-1838). Kadınların hale ikinci sınıf sayıldığı dönemde Tristan, bütün Fransa’yı neredeyse yalın ayak dolaşarak işçileri kurtarma teşebbüsüne girişir. İşçileri elbette yine işçiler kurtaracaktır. Union Ouvriere’de şöyle bir hitap dikkat çeker: “Zayıfsınız, acizsiniz, çünkü ayrısınız. İşçiler birleşiniz”. 1848’deki Manifesto’nun satırları işte tam da bu sözcüklerle son bulacaktır. Yoğun ve dalgalı bir hayatın ardından Tristan 1844’de ölür. Öldüğü yıl, 1844’te yazılan Kutsal Aile’de, Marx ve Engels’in, onun adından, ütopik sosyalistler arasındaki konumunu olumlayarak söz ettiklerinden de elbette hiçbir zaman haberi olmayacaktır. Ancak işçiler heykelini dikerler. Feminizm hareketinin, kadınlar arasında uyanışın ve işçi uyanışının ilk temsilcilerindendir[5] Tristan ama asıl olan Şeytan ile işbirliğidir. Meriç, 1864 yılında kurulan I. Enternasyol’in de Tristan’ın düşüncelerinin bir gerçekleşmesi olarak niteler. Aynı yıllara kadar edebiyat da sosyal sorunlarla meşgul olmamıştır, çünkü der Meriç “sosyal şekilsizdir”[6] yani toplum henüz bir kalıba bürünmemiştir.

Protestanlar ile Katolikler birbirlerini Makyavelizm’le suçlarlar. Canterbury başpiskoposuna göre Hükümdar’ı Machiavell değil Şeytan yazmıştır. Prens İngiliz diline Şeytan’ın yeni bir sinonimini (eş anlamlısını) katar: Old Nick, yani ihtiyar Nick, yani Nikolas.[7] Proudhon da sadece Meriç’in nazarında değil, yaşadığı dönemde ve çevresinde de insanı düşünmeye mecbur eden bir nevî Şeytan’dır. Proudhon’a göre ihtilâl her gün olmaktadır. Geniş halk tabakaları hazırlanmadan, yukardan yapılan ihtilâlin hiçbir kurucu yanı yoktur. Geniş halk tabakalarının ihtilâl yapabilmesi için, evvelâ terbiye edilmesi gerekir; bu terbiye eti kırmızı şaraba yatırmaktan fazlasıdır elbette. Demokrasi demopedidir yani insanları bir nevi adam etmek, hizaya sokmaktır. Şeytan Proudhon “Bir İhtilâlcinin İtirafları”nda terakki felsefesini, yani ilerleme düşüncesini ve 1848’i anlatır. Bu anlatı, aynı zamanda ve belki de daha çok bir kaz sürüsünün anlatısıdır. Fransa’da cumhuriyetçi ayaklanma ve işçi ayaklanmalarıyla karşı karşıya kalan Temmuz Monarşisi Kral Louis-Philippe’in tahttan indirilerek İkinci Cumhuriyet’in kurulması gerçekleşmiştir. 1848-1852 yılları arasında 4 yıl süren bir cumhuriyet yönetimi başlamıştır. Ancak Proudhon, Suffrage Universele’e (genel oy) de karşıdır. Öyle ya, bir Şeytan olarak Proudhon, hangi biçimde olursa olsun iktidara karşıdır ve savaşır. Çünkü hükümet de Tanrı gibi bir şerdir. Oy sandığı bir panier aux crapes, yani yengeç sepetindir ve içinden ne çıkacağını kimse bilemez; (nihayetinde Şeytan’a ruhunu satan Hitler[8] de sandıktan çıkmadı mı?) Kalabalık halk,  bütün zorbalara, baskıcılara 1848’de “buyurun” demiş, bir kaz sürüsünden fazlası değildir.  Fransız devlet adamı, gazeteci ve tarihçi, Fransa’da Üçüncü Cumhuriyet’in kurucularından ve ilk cumhurbaşkanı olan Louis Adolphe Thiers ise nihayetinde reactionnaire (gerici), küçük burjuvazinin yetiştirdiği düşünce yapısına ve bilincine sahip biri isimdir. Mülkiyet hakkındaki kitabından dolayı, ona o devrin Machiavell’i denmiştir. Meriç’e göre işçinin çocuğu çalışırsa küçük burjuva, onun çocuğu da çalışırsa büyük burjuva olur. Nihayetinde kast rejimi sona ermiştir artık. Mülkiyet ise şimdi daha mukaddestir. Çünkü mülkiyet insanın hürriyetidir ve ayrıca çalışmanın mükâfatıdır. Meriç’in aktarımıyla Proudhon, mecliste “mülkiyet gerçek bir adalet ile taksim edilmelidir.  Yoksa biz yapacağız” der.  “Size kim derler? Giyotin mi, anarşi mi?” sorularına ise  “siz burjuvazisiniz, biz proletaryayız” cevabını verir. Proudhon tehditkârdır; toplumsal kalkışmadan, hatta iç savaştan bahseder.[9] Zaten Promethe’de Şeytan’dır, çünkü kavgacıdır. Bu kavga, kurulu ve geçerli düzene karşı kavgadır. “Promethe ile Şeytan ihtilâlin iki vechesidir. 16. yüzyıldan itibaren Avrupa medeniyeti Prometheen'dir. Bakışlarını toprağa çevirmiştir ve insan emeği dışında hiçbir değere inanmaz.”[10] Hatta Galileo Galilei (1564)-1642) gibi isimler ise neredeyse ilk Prometelerdir, yani batılı ilk Şeytanlar.

Bildik bir o kadar da trajik bir anlatıdır: Galileo, öldürülmemek için dünyanın güneş etrafında döndüğü inancından vazgeçmeye zorlanmıştı. Denis Alexande, 21. Yüzyılda Din ve Bilim adlı eserinde “Ortaçağ’da yaşayan bilim öncesi insanların dünya konusunda hakikaten çok cahil oldukları yönündeki genel kanıya gayet uyumludur” ifadelerini kullanır. Denis, Joseph, Chiari’nin Kristof Kolomb adlı tiyatro oyununda Kolomb ile bir Başrahip arasındaki diyalogu da şöyle aktarır:

“Kolomb: Dünya yassı değil Peder, yuvarlak!

Başrahip: Böyle şeyler söyleme!

Kolomb: Ama gerçek bu; adalarla dolu bir değirmen havuzu değildir, küre biçimindedir dünya.           

Başrahip: Söyleme böyle şeyler; küfür sayılır bu söylediğin”[11]

Galileo’nun güneş çilleriyle ilgili buluşu, Tanrı’nın eseri olan insanı kusurlu gösterdiği gerekçesiyle de lanetlenmişti. Teleskopun bu keşfinin öğretilmesi, Katolik üniversitelerinde yasaklı listesine alınmıştı. Üniversitelerin bazılarında bu yasak yüzyıllar boyunca sürecektir. Kopernik’in ve Galileo’nun güneş sabit dururken dünyanın onun etrafında döndüğü teorilerini destekleyen eserlerin 1835 yılına kadar Kilise’nin kitap endeksinde müminlerin okumasının yasak olduğu Şeytanî kitaplar arasında yer alıyordu.[12]

Meriç’in köklerini Promete’ye kadar indirgediği Şeytan’ı, Hilmi Ziya Ülken’in Şeytan’ıyla örtüşür. Ülken’in Şeyta’ı da dıştadır ve bir vesveseden çok bir ilhamdır, yaratıcı, icat çıkaran, insanlığı uçurmaya hevesli, en nihayetinde sonuçlarına dair ön kabulleri olan ve bunu çekinmeden ifade eden iyi niyetli devrimci insandır. Zaman da toplumun içindeki bu insanların etrafında dönmektedir. Bu insanlar iç seslerinin, ilhamlarının insanıdır ve elbette verili olandan çok sorgulayıcı aklın, rasyonalitenin sesidir ve daha çok batılıdır.

Ülken’in de Batı’yı göstererek “O Şeytandı!” deyip, uzakta işaretlediği Şeytan, sadece diğer dinlerin kutsal kitaplarında olduğu gibi değil, hatta İslam’ın kutsal kitabı Kuran’da neredeyse sayfasında “şerrinden korununuz”, dediği ve Adem ile Havva’yı Cennet’ten kovduran, sadece vesvese veren ayartıcı Şeytan da değildir. Ülken’in Şeytan’ı “ben” diyen Faust’a (1808) meydan okuyarak, “ben de” diyen ve hatta “insanın öteki yansısı benim!” diye de ekleyen, ilham verici, çatışmacı, belki biraz da şamatacı Şeytan’dır.

Siegal,  Rönesans dönemindeki bilgi arayışı değerlendirirken şu ifadeleri kullanır:“Faust, kara büyü bilgisine erişmek için ruhunu Şeytan’a satan bir bilim insanıydı.”[13] Siegal’a göre Rönesans döneminde büyüye bulaşmış bilgi kendini büyüden ayrıştırmak için mücadele ediyordu. Gezgin büyücü Georg Faustus’un hikâyelerine dayandırılan ama zaman zaman eski bir yayıncı olduğu için kendisinden şüphelenilen Johann Faust ile karıştırılan bu efsaneye göre, insanın zihni önünde açılan yeni dehlizlerin (perspektiflerin) yarattığı şaşırtıcı büyülenmeyi ve aynı zamanda histerik korkuları dışa vuran bir öyküdür. Çünkü “Katolik kilisesi, kendi otoritesini ve dogmasını tehdit eden bilimsel keşifleri ve doğa teorilerini tavizsizce yasaklıyordu.”[14] Şeytan da elbette Ortodokslar üzerinde çalışacaktı.

Yine Ülken’in, Faust’un Şeytanı dediği Şeytan, aynı zamanda İsa çarmıhtayken gözlerine görünendir. Bu Şeytan, Musa’nın kavmini Sina yolunda çeviren ve Altın buzağıyı mabut yaptırandır. Nemrut onun sayesinde göklere çıkaracak kuleyi kurmak için zincirli esirlere kırbaçla taş taşıtmıştır. O Şeytan, Hallaç-ı Mansur’un ruhuna aşk, aziz Augustinus’un kalbine şüphe olarak girendir; Katolik Kilisesi’nde endülijans[15] yani Cennette tapulu arazi biletlerinin ortağı, sultanların gizli ortağı, Le Sage’ın “Topal Şeytan”ıdır. Bu Şeytan, ayrıca Voltaire’in kalem arkadaşıdır. Bu Şeytan, dindarların ürktüğü, dinsizlerin inkâr ettiğidir. Karamazov bu Şeytan’ı kendi dışında görmüştür. Freud ise bu Şeytan’ı içten çıkarmıştır. Nihayetinde Ülken’e göre Şeytan, kimine şerir, kimine güler yüz gösteren, hoş davranan, kimine hasis ve aynı zamanda insanı küçülten, bayağılaştıran, alçaltan, kimine cömert olan; kiminin gözlerini bağlayan ve kiminin karanlıkta yolunu aydınlatan, algılarla olguların harmanlanıp durduğu, inşa ve imal edilmiş, kültürel, Tanrı’nın değil insanın icat ve imal ettiği Şeytan’dır.[16] Ülken, burada Türkleri unutmuş değildir. “O Şeytan”dı, Türk insanına Şeytan’ı anlatan bir kitap değildir, bir anlamda Mardin’in uçan insanlarının anlatısıdır. Sabahattin Ali, Mardin ve Meriç’in görüş açısından baktığımızda Müslüman Türklerdeki Şeytan eksikliğini gören ilk insandır belki de. Ömer’i imâl eder ve onu toplumun içine, içimizdeki Şeytan olarak bırakır.

Sabahattin Ali’nin Şeytan’ı “İçimizdeki Şeytan”dır, evet. Düşünmenin, akıl etmenin imkânsızlığı olan romanın başkahramanı Ömer, bilinçli olarak kötü olmayı seçen bir isimdi; verili, yaratılmış bir kötülük anlayışından çok kötülüğü inşa ediyordu.  Evet, amaçsızlığı, korkaklığı yüzünden çektiği maddi ve manevi sıkıntılar sonunda Ömer, kötü olmayı seçecektir ama aslında bu bir seçimden çok bir geçişin, mübadelenin tamamlanmasıdır. Sabahattin Ali, romanında istismarı kötülüğe dâhil eder. Tasarlanan istismar gibi kötülük de özgür irade ile seçilen veya kurulan ya da üretilen bir kavramdır. Ömer öznesinde bu doğrudur da. Romanda eylemsiz Ömer’den üzerinde düşünerek, plan yaparak kötü olmayı seçen Ömer’de bir evrimle, bir bilinçli dönüşüm, uydurduğu gerekçelerle zorlanmaksızın bir seçim söz konusudur. Yazar Sabahattin Ali’nin farkında olduğu şeyin Ömer de farkındadır: “Ömer, içindeki disharmonik gerginliğin, iyiyle kötünün birbirine üstünlük kurmaya çalıştığının farkındadır”.[17]

Sanat bir mimesistir, yani taklittir ve aslında taklit de gerçeğe kurguyla dâhil edilendir. Sinemanın da içinde bulunduğu “sanat ve edebiyatta her zaman güzel olanı öne çıkarmaz; çirkin ve hoşa gitmeyen pek çok mesele”[18] sinemanın, romanın, öykünün, resmin vb. yani kültürün inşasında konu olabilmektedir. “Kendine Ait bir Oda” da kendisini imgeleyen Virginia Wolf, insan imgelemenin diğer insanlar üzerinde oynadığı etkileyici oyunların sonu olmadığını belirtir,[19] çünkü imgelem, aslında hem toplumsal hem de bireysel bir ayna vazifesi de görmektedir. “Bakışın iktidarı seyircinin değil, seyirlik nesnenin elindedir.” Kimi zaman giyinik gördüğümüz aslında çıplak, çıplak gördüğümüz giyinik olsa bile. İmgenin hakikati kendinde kayıtlıdır. Özne ile nesne, bakış ile manzara aynı bağlantılar dizgesinin birer parçası; görünenin ve görünmeyenin hakikati aynıdır,[20] aynı hat üzerinde de kendilerini gerçekleştirmekle kalmaz, birbirini ehlileştirirler, evcilleştirirler. Köksal Alver’in Parla’dan aktarımıyla mimesis, nihayetinde iki aykırı ucu birleştirmeye dönük bir girişimdir, nötrlük içermez.[21]

Trajik Şeytan[22] da, Sabahattin Ali’nin vesvese olan “İçimizdeki Şeytan”ı (1940), Hilmi Ziya Ülken’in ilham halindeki “O Şeytan”dı diye dışımızda işaretlediği “Şeytanla Konuşmalar”(1942) eserlerinin ardından, 1973 yılında Türkiye’de beyazperdede-kurguyla toplumsal hayata dâhil edilecektir. Metin Ersan’ın Şeytan’ı adeta taklit içinde taklittir.

Film, Amerikan sinemasından bir uyarlamadır. Bu Şeytan uyarlaması film, hem toplumsal, hem bireysel disharmonik bir yapıdan çok uzaktır. ABD’nin, Hollywood’un Şeytan kültürü, adeta alaturka anlayışla Türkiye’deki Şeytan kültürüne alelade ve acelecilikle monte edilmiş gibidir. Senaryo düşük dozdaki, toy bir modern hayata eleştiri, boşanacak karı kocanın kız çocuğunun anne babasının ilgisini çekme ritüeli gibidir. Bir avantür bile içermen, trajik olmaktan çok komik olan; en azından bugün seyredildiğinde komiktir ve hiç de korkulacak bir yanı olmayan, dahası, ne toplumsal ne bireysel bir çatışma nesnesi bile olamamış, sadece kötü bir uyarlamadır.

Filmde, Gül ve annesi zengin ve entelektüel, seküler yaşamları olan bir ailedir. Gül’ün annesi ve babası ayrılmanın eşiğine gelmiştir. Gül’ün annesi ile Ekrem evlenmek istemektedir. Ama anne Ekrem ile evlenmeyi fazla düşünmemektedir. Gül’ün doğum günü olur. Gül’ün babası bu doğum gününe gelemez. Yine anne baba arasında modern aile çatışmasının görece altyapısı ile şiddetli tartışmalar yaşanır. Gül, bu sırada psikolojik sorunlar yaşamaktadır. Doktorlarla birlikte bir imam, Gül’e ne olduğunu anlamaya çalışırken sonunda Gül’ün içine Şeytan girdiğine karar vereceklerdir; hatta bu duruma ilk inanan güya seküler bir birey olarak filmde rol alan annedir. Doktorlar kızının içine Şeytan’ın girdiğini söyleyen anneye önce inanmazlar ama sonra onlar da ikna olacaktır. Zaten iş doktorluk da değildir.

Hem imam gibi etkin, hem bir bilim insanınca yetkin, aynı zamanda “Şeytan” adlı kitabın yazarı olan soyadı ise müsemma Tuğrul Bilge, genç bir kız olan Gül’ün içine giren Şeytanı çıkarmak için bir uğraşa gireceklerdir. Şeytan, Tuğrul Bilge’yi yanıltmak için çeşitli oyunlar oynasa da imam sayesinde bu oyunları boşa çıkacaktır. Şeytan, Gül’ün bedeninden çıktığında, Tuğrul Bilge’nin bedenine girer. Ancak Şeytan, bedenini esir almadan hem ilahiyatçı, hem psikolog, hem yazar (filmdeki Şeytan kitabının da yazarıdır)  olan Tuğrul Bilge kendini camdan atar ve ölür. Şeytan ise yine azamlar dünyasına dönecektir. Gül ise bu yaşananları hatırlamaz ve eski neşesine tekrar döner.

Batılı, hatta Amerikan yapımı bir filmden uyarlanan Şeytan, yönetmen Metin Erksan’ın Şeytan’ıdır, sadece kurgu değil uyarlamadır. 1974 yılında çekilen Şeytan filmi birçok çarpıcı ve komik durumlar içerir. Şeytan çıkarma ritüelini Müslümanlığa uyarlanırken, papaz yerine imam kullanılır. Şeytan’a kutsal su yerine zemzem suyu serpilir. Bilim insanı aynı zamanda ilahiyatçıdır. Anne modern olmasına rağmen metafizik bir varlık olan Şeytan’ın kızının içine girebileceğini düşünür. Nihayetinde Şeytan sadece kurgusal değil arabesk bir form kazanır; artık Şeytan bile değildir, hatta artık ne eğlence ne trajedi malzemesi de değildir. Üretmeyen, ne ilam, ne vesvese veren Şeytan değildir, alelade bir kurgudur. İnsan bu Şeytan karşısında korkmaz, korkuyla ilgili veya Şeytan ile ilgili bir belleği oluşmaz, nötrdür, filmi seyrettikten sonra sinema salonundan çıkar çıkmaz unutulmaya mahkûmdur.

Reşat Kasaba, Lewis’ten aktarımla, tarihindeki asıl aktörler olan Osmanlı eliti içinde, Batı’nın bazı yönleri ya da önerilen modernleşme programı ve doğrultusu konusunda kararsız kalmamış birini bulmanın zor olduğunu ifade eder. Örnek verirken, Lewis III. Selim’in Avrupa’da olup bitenleri yakından izlediğini ve özellikle Fransa’da devrim sonrasındaki yeniliklerden bazılarına ilgi duyduğunu anlatır. Ana çevresini kuşatan nüfuzlu danışmanlara göre, Fransızların getirdikleri değişiklikler “akıllarındaki fesadı” açığa çıkarmaktadır; yeni ilkeler koymakla ve yeni yasalar çıkarmakla Fransızlar “Şeytan’ın fısıldadığı”nı yapmaktadırlar.[23] Şeytan fısıltısı bir bakıma alaturkalık karşısında alafrangalıktır.

1789 der, Cemil Meriç, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk istikraz (ödünç alma-borçlanma) talebidir, modernleşme karşıtlığının sanki bilinçaltıdır, o Şeytanı batı korkusunun çocukluk travması. C. Levi-Strauss, 18. asırdaki bu devrimi, neolitik çağdaki devrime benzettiğini aktarır. O devrim insanın ziraata, çanak, çömlek yapımına başlamasının tarihidir. İnsanlığın tarihinde büyük değişiklikler yapan 1789 ihtilâli, çeşitli tarihçilere elbette konu olmuştur ve Meriç’e göre Michelet, ihtilâli bütün sıcaklığı ile yaştan satırlar yazmıştır, ancak “Bonald ile Maistre’e sorarsanız 1789 ihtilâli Şeytan’ın eseridir.”[24]

Şerif Mardin’in isimlerini zikrettiği Freud, Lacan ve Foucault isimleri, herhalde öylesine söylenmiş, kıyas içine dâhil edilen isimler olamazdı. Bu isimler, Mardin tarafından özellikle seçilmiş özneler olmalıydı. Hilmi Ziya Ülken’e göre Freud, Şeytan’ı içten çıkarmıştı.[25] Sabahattin Ali’nin kahramanı Ömer, Şeytan’ın içinde olduğuna örnekti; yukarıda belirtildiği gibi romanın kahramanı Ömer, içindeki harmonik olmayan (disharmonik) gerginliğin, yani iyi ile kötünün birbirine üstünlük kurmaya çalışmasının, kısaca iç çatışmasının farkındadır.[26] 

Şeytan, Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan”ı (1940), Hilmi Ziya Ülken’in dışımızdaki, Batı’yı bir bakıma alafrangayı göstererek “O Şeytan”dı diye işaretlediği “Şeytanla Konuşmalar”(1942) eserindeki Şeytan dışımızdaki Şeytan’dı. Metin Erksan’ın (1973) Şeytan’ı ise iki kere kurguydu yani hem uyarlama hem de sinemasal bir eğlence aracı olarak kurguydu ama bu kurgular bir mimesis bütününe işaret ediyordu ve olabildiğince de bireysel olduğu kadar toplumsal ve kültürel bir gerçekti.

Aslında Türk toplumunun, kendi hikâyelerinde farklı ve zengin çerçevelerle resmedilseler de iki Şeytan’ı vardır. Bunlardan birincisi Türklerin Müslüman olmadan önceki Şeytan, ikincisi ise Müslüman olduktan sonraki Şeytan’dır. İşte bu çalışmada, Türk kültürü içindeki oldukça zengin Şeytan ve Şeytan inanış biçimleri ile bunların sonuçlarını ele almak istedim.

Türk kültürü kavramını elbette son derece geniştir. Bu anlamda “Türk dünyası” değil en dar anlamda Türkiye Türklerinin kültürü olarak ele alıyoruz. Ancak bir kültür ekolojisinden başka bir şey olmayan Türk dünyasının bir parçası olarak Türkiye, Türklerinin kültürü, sonrasında ise Müslüman Türk kültüründe Şeytan katalogu ve konseptinde İslamiyet öncesi oyuncu Şeytan’ın geçmişinden gelen, kültürel olarak en genel biçimiyle ve en özel anlamıyla kötülüğe dâhil edilme bağlamında süreklilikler taşıdığı da gözlenmektedir. Özellikle, Şamanist bir dünya görüşü üstüne mensuplarının tarihte ve günümüzde Musevilik, Hristiyanlık, İslâmiyet, Budizm ve Maniheizm (Manicheism) gibi belli başlı bütün büyük dinleri kabul etmiş bir kültürel ekolojik sistemde Şeytan konusunda ne kadar çok yönlü etkilenmelere açık olduğuna işaret etmekte yarar vardır.

Bu çalışmada Tanrı’nın Türkiye’deki arka bahçesindeki Şeytan’ı ele almaya çalıştım. Çalışma, araştırma ve incelemelere dayansa da bir deneme niteliğindedir. Üzerinde durmaya çalıştığım, Şeytan’ın birey üzerinden toplumsal inşasıdır. En azından hedefi budur. Müslüman Türklerin Şeytan’ına ve Şeytan’a yakından bakmak, sadece kötüyü ve kötülüğü anlamamıza yardımcı olmaz, dün ve bugün açısından öğretici de olabilir, diye düşünüyorum. Çünkü “Toplumları kapsadıkları, benimsedikleri ile dışladıklarının zıtlığı içinde okumak mümkündür. Yani evet dedikleri kadar, hayır dediklerinin de doğrultusunda. Her toplum kendini belli kodlara göre şifreler; bu kodların o toplumun kendini algılaması içindeki anlam ve yerlerini ortaya çıkartmadan, ilgilenilen toplumun şifresini çözmek mümkün değildir.[27]

Her ne kadar postmodern işleyişin amacı daha başlangıçtaki basitliği yabancılaştırmak olarak düşünülse de[28] aslında ve belki de ve hatta işte tam da bu yabancılaşmadır esas olan. Nihayetinde Mardin’in deyimiyle uçmak için harika bir zaman yoktur.



[1] Mesnevi Şerhi. Tahir-ul Mevlevi. S: 537, MEB Yayınları, 2. Baskı 1985, İstanbul   

[2] Mardin, Şerif, Modernleşme, İslâm Dünyası ve Türkiye Sempozyumunun açılış konuşması, düzenleyen: İslâmî İlimler Araştırma Vakfı Milliyet Ruşen Çakır, Milliyet Gazetesi, (18.11.2020), İstanbul, 2000

[3] Mardin, Şerif, Aydınlar Konusunda Ülgener ve Bir İzah Denemesi, Türkiye’de Din ve Siyaset, s. 262-263, İletişim Yayınları., İstanbul, 1991.

[4] Meriç, C., Sosyoloji Notları ve Konferansları, s. 425, İletişim Yayınları, 5. Baskı, İstanbul, 1999.

[5] Meriç, a., g., e., s. 425.

[6] Meriç, a., g., e., s. 426.

[7] Meriç, a., g., e., s., 342.

[8] Arent, Hanna, Kötülüğün Sıradanlığı, s. 60, Metis Yayınları, çev: Özge Çelik, 2. Basım, İstanbul, 2012.

[9] Meriç, a., g., e., s. 436.

[10] Meriç, a., g., e., s. 473.

[11] Alexande, Denis, 21. Yüzyılda Din ve Bilim, S. 21 Yeni Yaşam Yayınları, 2010, İstanbul

[12] Siegal, a. g., e. s. 57

[13] Siegal, Paul., Dünya Dinleri ve İktidar, N., s.56-57, Yordam yayınları, çev.: Selin Dingiloğlu, 1. Basım, İstanbul, 2013

[14] Siegal, Siegal, Paul., Dünya Dinleri ve İktidar, N., s. 56-57, Yordam yayınları, çev.: Selin Dingiloğlu, 1. Basım, İstanbul, 2013.

[15] Endülijans: Endüljans Orta Çağ Avrupası'nda bir tür günah çıkarma ve ölümden sonra cennete gitmek için Papa'nın sattığı af belgesi. Kilisenin halktan para alarak cennetten toprak satmasıdır. Katolik Kilisesi Yeniçağ başlarında harcamalarının artması üzerine bir bildiri yayınladı.

[16] Ülken, H.Z., Şeytanla Konuşmalar, s. 6., Ülkü Matbaası, İstanbul, 1942.

[17] Öcal, O. Disharmonik Bir Varlık Olarak İnsan ve Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan Romanı, s. 258, TÜBAR Yayınları, İstanbul, 2011

[18] Alver, Köksal, Edebiyat Sosyolojisi İncelemeleri, s. 13,Hece yayınları, 2. Basım, İstanbul,  2012.

[19] Woolf, Virginia, Kendine Ait Bir Oda, s. 41, İletişim Yayınları, çev: Suğra Öncü, 5. Baskı, İstanbul, 1987.

[20] Sayın, Zeynep, İmgenin Pornografisi, s. 13, Metis Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2013.

[21] Alver, a., g., es., s. 13.

[22] Öztük, Mustafa, İblis’in Trajik Hikâyesi-Allah, Şeytan, İnsan ve Kötülüğe Dair, s. 3, Ç. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 5, Sayı 1, Ocak-Haziran 2005.

[23] Kasaba, Reşat, Bozdağan, Sibel, Türkiye’de Modernleşme ve Ulusal Kimlik, Eski ile Yeni Arasında Kemalizm ve Modernizm, s. 36, çev: Nurettin Elhüseyni, Tarih Vakfı Yayınları, Ankara, 1999.

[24] Meriç, a. g., e., s. 65.

[25] Ülken, H.Z., Şeytanla Konuşmalar, s. 6., 2. Basım., Ülkü Matbaası, İstanbul, 1982.

[26] Öcal, O. Disharmonik Bir Varlık Olarak İnsan ve Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan Romanı, s. 258, TÜBAR Yayınları, İstanbul, 2011

[27]Faucault, M. Deliliğin Tarihi, s. 7

[28] Zizek, Slovaj, Lacan, Hakkında Bilmeyi Hep İstediğiniz Ama Hıtchcock’a Sormaya Korktuğunuz Her Şey, X, Metis Yayınları, Agora Kitaplığı, 2002 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder