Yaşamın geviş getirmek olduğu bir zamanda hep beraberce sıkılmak yeni bir yaşam formu haline gelmiş olmalı.
NE ARIDIĞIMIZI BİLMEDEN BİR EĞLENCE ARIYORUZ!
“Şu” dediğimize öylesine odaklanıyoruz ki, “şu”
yaşamımızı kontrol altına alıveriyor.
“ARAMANIN”
Yozlaştığı erde her şey uçurumdan düşmüşlüğün halet-i ruhiyesinde.
Çarpık bir çaresizlik…
Hastalıklı bir yalnızlık…
VİRÜSLERLE BULAŞAN HASTALIKLAR TAM DA BU ÇAĞIN
HASTALIĞI.
Kendimizi kendimizden bir zehir olarak üretiyoruz.
Her yöne koşuşturmalarımız bir mahkûmun uykusunda
tünel kazışı gibi.
Göründükçe gizleniyoruz.
Gördükçe körleşiyoruz.
Körleştikçe gördüklerimiz üzerindeki düşüncemiz,
sorgulamamız zayıflıyor.
Beğeni bir zaafa dönüşüyor.
Beğenildikçe kendimizden daha çok nefret ediyoruz
çünkü daha çok beğenilmek istiyoruz.
Bitevi konuşmak ama hiç durmadan konuşmak kimsenin
duymadığı bir çığlık.
Her şeyin bir tüketim nesnesi olduğu çağda değiliz;
HER ŞEYİN ZATEN BİTMİŞ OLDUĞU BİR ÇAĞDA ÇÖPTE EŞELENİYORUZ.
Ne eskiye dönebiliyor,
ne yeniyle birlikte olabiliyoruz.
Şu kahredici TEKNO-SEFERBERLİKTE BİRBİRİMİZE ÖLÜ
OLDUĞUMUZDA TAHAMMÜL EDEBİLİYORUZ.
Belki de hepimiz haklarını kötüye kullananlarız.
Sahiden de artık GERİLEMEYE BAŞLAMIŞ TOPLUMLAR İFRAT
DERECESİNDE SAMİMİ OLABİLİYORLAR.
Ve ne hikmetse hayatın trajik tarafı aynı zamanda
komik.
Ben de bu sıkılmaz hayat karşısında alkolsüz bir
ayyaş gibi tepki gösterebiliyorum; ne mutlu bana.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder