Yaşlı
bir insana karşıdan karşıya geçerken yardım mı ettik, bir köpek yavrusunu
petrol kuyusundan mı çıkardık… bu ve benzeri iyilikleri sosyal medya
hesabımızda paylaştığımızda sayısız beğeniler alırken, bu sanal gerçeklik dolaşımında
hiç tanımadığımız insanlardan övgüler alıyoruz. Bu bize kendimizi sadece iyi
hissettirmiyor. Toplumun bir parçası olduğumuz hissini de güçlendiriyor. Bize
bir özne olduğumuzu, o kolektif bilinç içinde bir yerlerde sürekli adımınız
okunduğunu mutluluğunu yaşıyoruz.
Sevgi ekonomisinin bütün kârı, beğeni çekleri
olarak adımıza yazılıyor. Tam tersi de mümkün. Bir kediye tekme atmak, bir
yaşlıyla alay etmek veya başka şeyler. Bu kez üzerimize nefreti çekiyoruz. Hatta
hukuk bile devreye giriyor. Hakkımızda suç duyuruları yapılıyor. Linç ekonomisinin
çarkları bizi lime lime doğruyor. Bir gün içinde bile değil bir kaç saat içinde
bir insana duyduğumuz sevgi, nefrete ve linçe dönüşebiliyor.
ALDANMA
VE ALDATMANIN PRATİK MUTLULUĞU
Sosyal
medya gerçekliği içindeki bu hızlı işleyen kolektif bilincin, aldatma ve
aldanma pratiğini bir mutluluk haline getirmediğini söyleyemeyiz. Bu tam da bir
bilinçsiz uyumdur. “Seks satar” düşüncesi, bir bilinçsiz uyumum içgüdüsel ve
majör bir aracı haline gelmiş gibi. Kendi iyiliğimizin nihai kanıtı nedir:
Şiddet ve nefretin cazibesi mi, yoksa iyiliğin uysal ağırbaşlılığı mı?
Putlaştırıcı bir tuzak şovun parçası olmadığımızı söyleyebilir miyiz?
HER
ŞEYİN BEDELİNİ BİLİP HİÇBİR ŞEYİN DEĞERİNİ BİLMEMEK
“Reklamın
iyisi kötü olmaz”, “Her şeyin komedisi yapılabilir” düşüncesinin bütün
hayatımızı kuşatmasının, yapay kolektif bilincimizin depresif bir yanılgısı olmadığını
hiç düşmeyiz. Biyolojiden kimyaya, fizikten tıpa neredeyse birçok bilimin,
medyanın propaganda diliyle ve elbirliğiyle
bizi kendimiz olmaktan çıkardığı gibi toplumu da kendi olmaktan çıkardığını
düşünebilir miyiz? Toplumda tıpkı birey gibi bir özne değil de son derece
kullanışlı bir ortez ve protez haline getirilmemiş midir? Böylece içimizden
birine kötülük veya iyilik yaparken puanlama yapılmıyor mudur? Düşünelim: Bireyin
olduğu gibi toplum olmanın da gündelik hayatta unutulmuştur. Bu teze burun
kıvırabiliriz: Peki yapay zekâdan önce bireyin, yani öznenin yaratıldığını
düşünmez misiniz? Aynı şekilde yapay bir toplumdan önce toplumun kendi
gerçekliğinden koparılabileceği ihtimali yok mudur?
BU
KADAR DA OLMAZ SINIRINI KİM BELİRLİYOR?
Uzatmadan
şunları da ekleyeyim: Corona virüs dolayısıyla yaşlıların dışarı çıkmaması
konusunda bir kapmaya başlatıldı. Gördük ki yaşlılar buna çok uymuyor. Bunun
nedenini sorgulamadık. Biraz öfkelendik yaşlılara. Baskı yaptık. Hatta biraz
daha ileri gidip haklarında atıp tutmaya başladık. Bu atıp tutmalarımızın
arasına komedi baharatı da ekledik ama onları bu şekilde aşağıladığımızı hiç
düşünmedik. Ta ki biri daha fazla puan kazanmak için kamerasını açıp, yaşlı bir
insanla alay edene dek. Bir anda hepimiz bu kadar da ileri gidilmeyeceğini
söylemeye başladık. Bu kez puanlar bize dönmeye başladı. Peki, bu kadarı kim
belirliyordu ki? Ayrıca bu arada yaşlı insanlar ile toplum arasında durum “bu
kadar” noktasına gelinceye kadar bir erozyon yaşanmadığını düşünebilir miyiz?
Yani onlardan bir anda vazgeçebileceğimiz… Bunu Suriyeli göçmenlerde de
yaşamamış mıydık? Yarın aynı şeyin obezler, engelliler vb. için olmayacağını
düşünüyor musunuz? Düşünmüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü nefret ve sevgi
objelerimiz kolektif bilinçsizlikle bilincimize işleniyor. Bu gerçekçi olmayan
objelerle aldanma ve aldatmanın pratik mutluluğunu yaşıyoruz. Arkamızdaki
çoğunluğun, gücün konforlu bölgesinde sürü ahlakının rüzgârıyla militanlaşıyor olabiliriz.
Rüzgâr her zaman tersine esebilir ve biz sadece kendi iyiliğimizin değil
kolektif iyiliğimizin nihai kanıtlarını ve kanatlarını tamamen kaybetmiş
olabiliriz. Bildik son cümle: En iyinin yozlaşması en kötüsüdür.(au

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder