23 Eylül 2024 Pazartesi

KENDİMLE KONUŞMAYI ÖĞRENMEK


Kendinize kendinizi dayattığınızı düşünür müsünüz?

Kendimize bakıyor, kendimizle ilgileniyor gibiyizdir ama aslında yaptığımız ötekinin gözünden kendimize bakıp, kendimize çeki düzen vermektir; iştahla bu yalana da inanırız ya da kendimizi inanmaya zorlarız.

Kendimizle ilişkimiz çoğu zaman bir suskunluk ilişkisidir veya bir aktör ilişkisidir.

Toplumsal alan için belirlediğimiz senaryo üzerinden kendimizi şurada, burada şöyle veya böyle içimde konumlandırırız; gündelik yaşamımız ötekinin sağanak bakışı altında gerçekleşir.

Çoğu zaman ötekinin yaşamıdır yaşadığımız hayat ama kendi hayatımızı yaşadığımızı düşünürüz.

İnsanın kendiyle barışık olmasından, kendilik ideolojisini pratik etmekten bahsetmiyorum.

Kendimizi anlamaya çabalamaktan ve bunun ilk adımının da kendimizle samimi bir biçimde konuşmaktan bahsediyorum.

Kendimizi kendimize itiraf etmekten, kendimizi kendimize ifşa etmekten, kendi kendimize samimi duyuş, düşünüş ve davranıştan bahsediyorum.

İhtimal yaşadığımız veya kendi kendimize dayattığımız hayat kendimizi başkaları için ikna ettiğimiz hayattır.

Ben artık aşık olma, sevme, inanma, güvenme biçimlerimizin bile üretildiğini düşünüyorum.

Yavaşlamak, hatta durmak ve kendimizin bize söylediklerini işitmenin hayati öneme sahip olduğunu da düşünüyorum.

Artık gündelik hayat bir intihar biçimini almış durumda.

Bizi, kendimizle bir araya bir türlü getiremiyoruz ve ne gariptir ki kendimizi yaşadığımız söylencesi inanılması bir zorunluluk olan şehir efsanesine dönüştürülmüş durumda.

Erving Goffman Tımarhaneler eserinde benliğimizin atfedilen kişinin mülkü olmadığını, aksine kinin üzerinde, kendisi ve etrafındaki kişiler tarafından uygulanan toplumsal kontrolün devamı olduğunu ifade eder.

Benliğimiz ne zaman ele geçirilmiştir veya hep mi böyleydi? Yaşadığımız hayatın yaşam tehlikesi içerdiğini bize kim unutturdu? Kendimizle yabancılaşma, kendimize sırtımızı dönmek nasıl iştahlı bir yaşam biçim oldu?

Topluma ya da daha doğrusu şu sadece bir boşluğu doldurma işlevi olan kalabalıklara itaati yaşam haline getiren süreçte kendimizi görmenin ve kendimizle konuşmanın yasaklanmadan yasaklandığı ve bunun bir özgürlük alanı olduğuna inanmak aslında hayatımızı derin bir suskunluğa çevirmiş durumda.

Ben kendimi duymuyorum ve kendime susuyorum, çünkü bu damgalanmışlığım beni ötekine yabancı yapmıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder