Farklı şartlar altında bir araya
gelmiştik ve ikimizin de gönülden inandığı bir birliktelik yaşayamadık. Belki
de bizim neslimizin en büyük yenilgisiydi bu. Hemen hiçbir zaman istediğimiz
gibi yaşayamadık. Yaşamak istediklerimizle yaşadıklarımızın arasına hep
birileri girdi. Bu da Yaratıcının tek eğlencesi gibiydi.
Oysa ay ışığının
tüllerinden ısrarla sızdığı bir yatak odasındaki kambur yün yataklar içindeki
terli sevişmelerden değil, şiirden düşmüştük hayata, bir sıfır yeniktik belki
yine de güzel çocuklardık, içli çocuklardık sokağımızda oynarken. Okulda, evde uslu
çocuklardık. Yanlış da olsa yaşadığımız mekânı ve zamanı güzelleştirmeye
çalışmıştık. Cenevizlilerden kalma mahallemizin gölgesi bile ışıklı olan evlerinin
içinde paytak paytak koşarken, evet uçarıydık ve Hezârfen Ahmet Çelebi gibi
çığırından çıkmış uçmayı hayal ederdik ama olmadı. Gün geldi biz de
mahallemizin göç tarihine, şehrin mülteci defterine, koparılan kanatlarımızın
kalemiyle yazıldık
… ferman gökdelenlerinse bu beden,
bu ruh, bu akıl bizimdi icabında.
Ancak iş makineleri öte sokağın
başında göründüğünde bir kepçelik canımız kaldığını anlamıştık… - ne cehennemde
bu haytalar, dediği gün mü ölmüştü dedem hatırlamıyorum. Her şey değişiyordu. Meraklı
gözlerimize kepçelerin gölgeleri düşüyordu.
Bir kahve içimi zamanımız bile yoktu
birbirimizden taşınmak için. Canı cehenneme devlet, evrime inanıyordu ve bizi
değiştirmek istiyordu. Her şeyimizi inkâr etmemiz isteniyordu. Çünkü inkâr
ettiğimizde değişim mümkün olabilecekti. Zevksiz bir yüzeyselliğin eseri ortaya
çıkıyordu yavaş yavaş. Toprak her şeyi kabul ettiği gibi bunu da sırtlıyordu.
Kötülüğü yaratan vicdan azabı mıdır bilmiyorum ama içim
kararmadan bir gün bile bakamadım o günden sonra mahalleme.
Belki de tenimizin
ve ruhumuzun felaketi olmadan bu yenilenme düşüncesine karşı gelmeliydik. Ancak
bunu da yapamadık. Acımız dışa vururken, birbirimize sarılmak yerine birbirimizi
suçladık. Bir sel geliyordu önüne her şeyi katarak. Bizi de içine alacaktı. Zaten
bizi kendi ayrılıklarımızla o kadar iyi pişirmişlerdi ki, dokunduklarında bir
kurabiye gibi dağılıverdik.
O zaman anladım: … yaşamı bile tersinden anlamış bazılarımız
da aşkı inkâr etmenin zevki vardı ama yeteneği yoktu.
(aliulurasba,imaj.fotodali-hayırlısıolsunbegülü

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder