En
başta şu hükmümü koyayım: O ayrı bu ayrı değil, hepsi bir ve bunun indirgemeci bir
tavır olduğunu da düşünmüyorum.
Bugün anneler günü kutlandı. Gördüğüm kadarıyla
sosyal medyada herkes annesini gösterdi veya anneliğini gösterdi. Harika.
Hepimiz annemizi seviyoruz. Çünkü annemiz insan değil. Annemiz ne? “Kutsanmış”
bir varlık mı? Hiçbir kadın kendiliğinden anne olmaz, dolayısıyla anne olan her
kadın belli bir bilinçle veya kolektif belleğin işleyişi çerçevesinde anne
olur. Birçok kadın öğrenilmişliğin annesidir. Evlenmesi gerektiği için
evlenmiştir. Anne olması gerektiği için anne olmuştur. Yani kimse durduk yerde bir
kadının rahmine çocuk yerleştirmiyor. Bu iki insanın bilinçli tercihiyle ve
geleneksel yapı içinde gerçekleşiyor. Zerdüş böyle buyurduğu için anne oluyor
yani birçok kadın. Mesele değil.
Mesele annenin “insan” olma hüviyetinden çıkarılıp
kutsallaştırılması. Bir annenin çocuğuna yaptığını kimse kimseye yapmaz, doğru
yapmaz. Çünkü annelik temelde budur zaten. İnsan soyunun devam edebilmesi için
anneye bir aracı olarak ihtiyaç vardır. Ancak asıl mesele annenin bir araç
olarak kutsallaştırılması ve diğer insanlardan ayrı bir yere konulması. Üzerine
romantizm ve duygusallık sosu dökülmesi... Bu da “anne” olmayı “insan olmaktan”
ve “kadın olmaktan” ayırıyor. Bu tehlikeli ayrım, “insan” ve “kadın” ile ilgili
tam da ikiyüzlülüğün orta çıktığı yer kanımca.
Son 5 yıl içinde öldürülen kadın
sayısını sorsam oldukça çok olduğunu söyleriz. Oldukça çok, naif bir ifade gibi
değil mi? Bana göre korkunç bir ifade. Oldukça çok kadın öldürüldü, deyivermem
ne kadar da iğrenç yapıyor beni. O kadınların kanı kurumadı. Katilleri,
annelerinin dizi dibinde. Belki bugün onlar da anneler gününü kutladılar,
annelerine sarılıp. Kadınlara şiddet uygulayanlar, bugün gidip annelerine
sarıldılar. Eşlerini dövenler bugün gidip annelerinin ellerini öptüler. Kız
çocuklarıyla evlenilebileceği fetvalarını verenler, bugün annelerinin dizi
dibindeydi. “Anne” nedir o halde? Her kadın insan değildir ama her anne
kadındır(!) O halde nasıl oluyor da kadına bu kadar korkunçlukların yapıldığı
bir ortamda hiçbir şey yokmuş gibi anneler günü kutlanabiliyor? Değil işte, o
ayrı bu ayrı değil. Zaten mesele de buradan kopuyor. Kutsal olan - eğer bir
kutsallıktan bahsedeceksek - insandır.
Kadın veya erkek fark etmez. Annelik bir terfi makamı değil. Annelik bir araç.
Diyeceksiniz ki bu kadar mı? Emin olun bu kadar.
Her anne de anne değil, bunu
da tespit etmek gerekiyor çünkü annelik his değil bilgidir… Anneler gününün
kutlandığı bugün hepimiz kendimizi bir düşünceye çekelim. Kadınların
öldürülmesine kadınların ayrımcılığa tabi tutulmasına, kadınların şiddet
görmesine, kız çocuklarının alınıp satılmasına, bir cinsel malzeme olarak
kullanılmasına ses çıkarmadığımız bir yerde kutlanan anneler günü ikiyüzlülüktür.
Bu iki yüzlülük maalesef toplumumuzun her kesiminde vardır. Bir doğruyu en çok
acı çektiğimiz ve en çok mutlu olduğumuz anda dile getirmek gerekiyor. Didem
Madak’ın dediği gibi - muhabbet kuşumuzun öldüğü gün bugündür(1). Nilgün
Marmara’nın - dirimizin çürüdüğü yer (2) dediği yer tam da burasıdır. “Ben bu
kentin yitik bir çocuğuyum” diyen Tezer Özlü’nün yeryüzüne dayanabilmeyi umduğu
yer de burasıdır(3). Bir ot bile kendi özgürlüğünde yaşarken, ot gibi bile
yaşamayan insanların, kadınları ve kız çocuklarının çektiklerini bir kenara
bırakarak, anneler günü kutlaması acı verici. İnsan annesi öldüğünde doğar…
Herkesin
bir annesi olduğuna inanıyorsak, herkesin canının yanacağına da inanmamız
gerekir. Özellikle kadınlarla ilgili ayrımcılığın üzerine yatan toplumlarda her
kutlama ikiyüzlüdür ve her yas ayrımcılıktır. Oturup yas tutmayalım ama kadın ayrımcılığı
konusunda dini, politikayı vb. üstü örtük veya açık, propaganda malzemesi yapan
ve kadını insan olarak düşünmeyen her otoriteyle sorunumuz olması gerektiğini
de sadece not almayalım, eylemlerimizle gösterelim. Bütüncül bakmadığımız
sürece hiçbir şey gerçekçi değildir. Her kadın insandır, her anne de insandır
ve insan kırılgandır, ölümlüdür, acıları ölümsüzdür.
Kaynaklar:
(1) Madak,
Didem, Ah’lar Ağacı, s. 47, Metis Yayınları, İstanbul, 2012.
(2)
Marmara, Nilgün, Daktiloya Çekilmemiş
Şiirler, s. 112, Everest Yayınları, İstanbul, 2015.
(3) Özlü,
Tezer, Yeryüzüne Dayanabilmek, s.53 Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2013.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder