Geçen zaman hiçbir
zaman öğretici olmadı, sadece bizi daha korkak yaptı. Tarih de bu korkak
yanımızdan tekrar ediyor.
Bir Arap şairi savaşta yenilen halkına “Ağlamayın,
ağlamayın, acınız azalır!” diyordu.
Ellerimize maruz kaldığımız gibi ellerimize mahkûm
oluruz. Avuçlarımızı açarız ve Tanrı’ya bizi ıslak unutulmuş bir tahta bezi
gibi bir kenarda bırakmaması için yalvarırız.
Kimindir bu kara yazgı?
Ya da, bir kara yazgı var mıdır?
Tanrı, bizi yarattıktan sonraki yalnızlığının acısını
bizden mi çıkarmaktadır?
“Kılıç çeken kılıçla ölür!”
Doğduğumuz andan itibaren bir kader uyduruyorlar bize.
En son onlara ve diğerlerine veda ederken tabutun inde
tepindiğimizden kimsenin ruhu bile duymuyor.
Ne için doğmuştuk, ne için yaşadık ve nasıl öldük?
Anlamsızlığın kargaşasında yaşamıştık, anlamsızlığın
yalnızlığında çekip gidiyoruz.
Değil. Her öykü şehre birinin gelmesiyle başlar gibi bir
metafor var. Biri kim?
Biri diye birisi yok. Ben varım ve bu benciliğin ötesinde
bir farkındalığın görünürleştirilmesi var.
Ben olamamanın kalabalığı her zaman ayaklarımıza
dolanıyor.
Tek başına doğup tek başına ölüyoruz oysa. Bu ikisi
arasında “Büyü artık” diyenler, “Yürü artık” diyenlere karışıyor. Böylece ite
kaka birisi oluyoruz. Herhangi birisi.
“İnsan çıtır ekmek ısırdığında,
Kırıklar dolar kucağına,
İşte orası umudun tarlasıdır…” der Didem Madak Ah’lar
Ağacı’nda.
Ama şair kendisini intihara götüren benliğinin
ağırlaştığını hemen bir sonraki satırında gösterir
“Ve orada başaklar ağırlaştığında,
Sayısız ah dökülür toprağa.”
Ah’lar aslında ben yerine birisi yapılmaya karşı
direnmenin, güçsüz iç çekişidir. Çünkü bir yerden sonra hemen hiçbir şey
değişmez. Çünkü biz de kalabalıklara karışmış ve birilerinin ayağına dolanıp
durmaktayızdır. Cesaretimizin gözaltında tutulduğu bütün toplumlarda ben
olabilmek, evet belki acıdan geçiyor ancak asıl kaybolmayı göze alabilmektir ben
olabilmek. Bu bağlamda - beni anla’nın nazik teslimiyetinden –ben de varım’ın
keskin samimiyetine geçmek sağlıklı bir yoldur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder