Ormanın o derin ve geniş, içindeyken insanı büyüleyen kendine has sessizliğinde hayranlıkla ilerliyordu. Sanki toprağa değil de yapraklara basıyor, bastığı yapraklar, bir suyun içine atılmış minik bir taş gibi ormanın varlığında yarı ışıklı, yarı serin ama kesinlikle diri haleler halinde vücudunu bu güzelliğin her zerresine ulaştırıyordu. Ormandan da etine, etinden ruhuna toprağın suyla, suyun gökle damıtılıp iksirleştiği yeni yetme fidanlar ve demlenmiş ağaçlardan sızıp, toprağı, havayı, ışığı ve şaşırtıcı, coşkulu sessizliğin sesini kullanarak kanını, etini alevlendiren dingin bir telaşla çocuksu, saf bir mevsim sızıyordu… Uzun süre sonra ilk kez ava çıkmıştı. İlk avının üzerinden geçen yıllarda vahşi doğanın kucağında birçok hayvana en öldürücü darbeyi vurmuştu. İZLERİ TAKİP ET. Yıllar önce büyükbabası öğretmişti izleri takip etmeyi. Her temasın iz bırakacağı ayrı bir konu: temas ve iz, bir av öğretisinin temel felsefesiydi. Her temas iz bırakmayabilir. Her iz, iz olmayabilir. Heyecan verici gizemin kapısı da böyle aralanır. Aslında avla avcı arasındaki eti ve kanı coşturan sır da burada gizli. Bu iki ayrı kaderin aynı zaman diliminde birbirinin kaderine karışma arzusu… İnsanın derisinin altındaki kılcal damarlar gibi kendi yolunu kendisi açan kâh bir işaret parmağı, kah gelişmiş ve güçlü bir pazu gibi akan ırmakların yankısız ve telaşsızlığında yamacı geçti… İlk kez her zamanki avlanma yerine gitmedi. Yaşlı bir mavi çınarın simli yorgunluğunun yanından geçip, tarih öncesi insanlarını andıran bir kayanın gölgesine yerleşti. O anda gördü kendisini ormanın bilge güvenliğine ve cesaretinin su katılmamış vahşiliğine teslim olmuş karnını doyurmaya çalışan o Ceylan’ı. Her zamanki gibi yaratılmışlığın büyüsüne kapılmışçasına hayranlıkla baktı avına: Yaşama içgüdüsü alevlenmiş Ceylan kanının dirençli ve vahşi saflığındaki akışla umarsızdı. Üstelik tıpkı şu anda atan kalbinin sesi kadar yaşamaya hevesli, ölüme çok uzak ama bir anda ölümün cazibesine kapılacak kadar da yakındı kendisine. Okunu yerleştirdi yayına kararlı parmaklarıyla. Yayını gerdi bedeninden sıralı patlamalarla boşalan nefesiyle. Her zamanki yerinden vuracaktı. En zayıf noktasından: boynu. Felç olacaktı avı. Sonra da gidip boynunu vuracaktı ceylan kemiği saplı bıçağıyla; Ceylan kendi kendini öldürecekti aslında ve avcının ruhu bu ikilemin soru işaretlerince insanı değil av olanı yakacaktı. Yayını daha da gerdi. Bir anda olacaktı her şey. Ok yaydan fırlayacak, ormanın bu derin ve geniş sessizliğinde acılı ıslığıyla ilerleyecek avını avlayacaktı, her zamanki gibi. Ceylan diğer avlarından farklı kendisinin varlığını hissetmiş ama hiç umursamıyormuş gibi karnını doyurmayı sürdürüyordu. Neden bu kadar kolay teslim olmuştu ki şimdi bu hayvan? Yayını son bir nefeslik daha gerdi. Bıraktığı anda her şey yepyeni bir yazgının çığlığında artık bir başka yöne akacaktı. Ceylan, kaslarının bütün ürkekliğine rağmen sakinlikle büyülenmişçesine… Yaşam av ve avcı arasındaki o yalın döngüde bir göz, bir soluk ve bir parmak üzerinde dönmeye başlamıştı ki Ceylan ilk kez başını kaldırıp kendisine baktı. Uzak gözlerinde ne gördüğünü kendisinden bile sakladı avcı... Ve avlanmayı neden bıraktığıyla ilgili bu anısının sürekli değişen hikâyesini anlatırken şu son cümleyle bitirmeyi adet edindi: Avda avlayacağın hayvan korkmazsa, korkuyu bilmediğinden değil, sana güvendiğindendir…
(aliulurasba, imaj:fotodali
(aliulurasba, imaj:fotodali
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder