Her erkek bir kadının, her kadın da bir erkeğin
içinden çıkıp gelir hayata. Sonradan kimlikleniriz ve ölümcül yaramızı da o
zaman alırız. Yıllar içinde içimize sinen zehir bizi sonunda esir alıp öldürür.
Kadın dediğimizde veya erkek dediğimizde “Şudur” diyebileceğimiz belirgin bir
insan yoktur aslında karşımızda bu kimlik ayrımları yüzünden. Oysa ve belki de tartışmaya mahal bırakmayacak
aidiyetlerimizin bizi birçok insana bağladığının ayırtına varabilseydik, kavga
sebepleri uydurmak yerine umut edebileceğimiz bir gelecek için öykünürdük. Aynı
kökün aşılı bütün dallarında açan rengarenk çiçekler… Karma kimliklerimiz
bizim. Üzerine cilt cilt kitapların yazıldığı kimlik konusuna hemen hiç
girmeden şuraya gelmek istiyorum: Bazı şeylerimizi doğuştan getiriyoruz. İstanbul’da
Nişantaşı’nda kız doğmakla Kars’ta şehir merkezinde kız doğmak aynı anlamı
taşımıyor, kadınlık da aynı biçimde yaşanmıyor. Bu çerçevede bir kişinin belli
bir kimliğe sahip oluşunu belirleyen şeyin temelde başkaları olduğu savı
doğrudur. Bizi kendileri gibi yapmaya çalışır insanlar (ailemiz, çevremiz,
memleketlimiz, dindaşımız, meslektaşımız…) Böylesi bir bağra basmanın bütün
meşakkatli yollarından, tuzaklarından… geçerek bilincimizi oluşturmaya
çalışırız… Bilincimiz netleşirken ve neysek o olurken yaralar da alırız ve bu
yaralardır aidiyetimize ait pekişmişlik veya pekişmemişliktir. Sadece cinsiyet
açısından değil, dini, idelojik… bir çok alanda verilen savaş kazanılacak bir
savaş olmamasına rağmen yine de savaş sürer. Bazen yaralarımızı, bazen
aidiyetimizi gizleriz… Bütün bu yara ve gizlenme aslında apaçık bir ifşadır,
kendimizi ortaya koyuştur bir anlamda. Peki görünen biz veya daha daraltalım
görünen “kadın” kimdir o halde? Ya da bu yazının yukarıdaki satırlarından yola
çıkaran “Hangi kadın?”dır. Nişantaşı’ndaki kadın mı, Kars’ın dağ köyündeki kadın
mı? Yazar olan, aktivist olan bir kadın mı, okuyan, kitapların altını çizerken dişiliği
teninde dirileşen, ruhu yumuşayan kadın mı ya da yufka açarken çocuklarına ve
kocasına karşı bütün görevlerini yerine getirmenin sakınımsız özverisiyle
kendine özgürlük alanı oluşturmuş bir kadın mı? Henüz özgürlük bile tam
anlamıyla tanımlanamamışken… “Kadın özgürlüğü” dediğimizde hangi kadının
özgürlüğünden bahsediyoruz? Sevgilisiyle İspanya’ya sevgililer gününü kutlamaya
giden kadın mı, yoksa dünyayı bisikleti üzerinde gezmek için tek başına yola
çıkan kadın mı, ya da özgürlüğünü evi ve mahallesinin sınırlarıyla istemli ya
da istemsiz kendi kendine çizilmiş bir kadın özgürlüğü mü? Bu soruları uzatmak
(hangi Müslüman kadın, hangi milliyetçi kadın, hangi anne... vd.,
küreselleşmeyi ve iletişim çağının getirdiklerini de hesaba katarak) ve konuyu
enine boyuna bütün ayrıntılarıyla ele almak mümkün ama bu, bu köşe için sıkıcı
olur eminim… Onun için kadın hakları veya kadının özgürleşmesi ve kadına karşı
cinayet ve şiddeti konuşurken veya bu yönde adımlar atılırken toplumdaki hemen
bütün kadınlarımıza ve erkeklerimize hitap edecek yeni bir dil geliştirmemiz
gerekiyor. Bunun zorunluluğuna inanıyorum. Bana göre hemen hepimiz hızla
değişen dünyamızda yerimizin neresi olduğu konusunda zorlanıyoruz. Kavramlar
bir anda yer değiştiriyor… Ötekiyken bir anda ötekileşiyoruz veya
ötekileştiriliyoruz, dolayısıyla yargılarımızın sabitlenmesi ve bu sabiteler
üzerinden yeni bir şeyler ortaya çıkarıp, bu düzlem üzerinde ilerlemek çok
mümkün görünmüyor. Devlet kurumlarından, sivil örgütlere, eğitimden hukuka, sanattan
edebiyata, televizyondan sinemaya ve kesinlikle tarihe bakış açımızdan ve
oradaki parçalı algılarımıza, dinden, geleneğe bugüne ve gelecek umutlarımıza dönük
öncelikle yeni bir dil geliştirmemiz, bu dil üzerinden yeni kavramlar ortaya
koymamız ve berrak bir zihinle yeniden bir toplumsal düzen ve devlet düzeni
inşasına girişmemiz elzem. Bu değişimi ülkemizin modernleşmesinde yaptığımız
yanlışa yukarıdan aşağıya değil hem yukarıdan aşağıya hem de aşağıdan yukarıya
doğru yapmamız gerekiyor. Bunu yapmadığımız sürece kendi etimizi kendi
kanımızda kavuracağız… Günlük olaylar üzerinden (kamu spotları, çeşitli
didaktik videolar, sloganlar, günlük politik kaygılarla atılan adımlar,
söylemler, temelsiz eylemler, algı operasyonları vb.) gündemi değiştirmek ve
bir şeyler yapıyormuş gibi yapmak, üzeri kabuk bağlamış yaranın kemiğimize,
iliğimize ve oradan bütün vücudumuza yayılmasını hızlandırmak anlamına gelir. “Hangi
kadın?” sorum da muhtemelen havada kalır… Zira hangi kadından çok “bizim
insanımız” üzerine odaklanmamız gerektiğini düşünüyorum
(au, imaj:aliulurasba
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder