11 Mart 2015 Çarşamba

HANGİ KADIN?

Her erkek bir kadının, her kadın da bir erkeğin içinden çıkıp gelir hayata. Sonradan kimlikleniriz ve ölümcül yaramızı da o zaman alırız. Yıllar içinde içimize sinen zehir bizi sonunda esir alıp öldürür. Kadın dediğimizde veya erkek dediğimizde “Şudur” diyebileceğimiz belirgin bir insan yoktur aslında karşımızda bu kimlik ayrımları yüzünden.  Oysa ve belki de tartışmaya mahal bırakmayacak aidiyetlerimizin bizi birçok insana bağladığının ayırtına varabilseydik, kavga sebepleri uydurmak yerine umut edebileceğimiz bir gelecek için öykünürdük. Aynı kökün aşılı bütün dallarında açan rengarenk çiçekler… Karma kimliklerimiz bizim. Üzerine cilt cilt kitapların yazıldığı kimlik konusuna hemen hiç girmeden şuraya gelmek istiyorum: Bazı şeylerimizi doğuştan getiriyoruz. İstanbul’da Nişantaşı’nda kız doğmakla Kars’ta şehir merkezinde kız doğmak aynı anlamı taşımıyor, kadınlık da aynı biçimde yaşanmıyor. Bu çerçevede bir kişinin belli bir kimliğe sahip oluşunu belirleyen şeyin temelde başkaları olduğu savı doğrudur. Bizi kendileri gibi yapmaya çalışır insanlar (ailemiz, çevremiz, memleketlimiz, dindaşımız, meslektaşımız…) Böylesi bir bağra basmanın bütün meşakkatli yollarından, tuzaklarından… geçerek bilincimizi oluşturmaya çalışırız… Bilincimiz netleşirken ve neysek o olurken yaralar da alırız ve bu yaralardır aidiyetimize ait pekişmişlik veya pekişmemişliktir. Sadece cinsiyet açısından değil, dini, idelojik… bir çok alanda verilen savaş kazanılacak bir savaş olmamasına rağmen yine de savaş sürer. Bazen yaralarımızı, bazen aidiyetimizi gizleriz… Bütün bu yara ve gizlenme aslında apaçık bir ifşadır, kendimizi ortaya koyuştur bir anlamda. Peki görünen biz veya daha daraltalım görünen “kadın” kimdir o halde? Ya da bu yazının yukarıdaki satırlarından yola çıkaran “Hangi kadın?”dır. Nişantaşı’ndaki kadın mı, Kars’ın dağ köyündeki kadın mı? Yazar olan, aktivist olan bir kadın mı, okuyan, kitapların altını çizerken dişiliği teninde dirileşen, ruhu yumuşayan kadın mı ya da yufka açarken çocuklarına ve kocasına karşı bütün görevlerini yerine getirmenin sakınımsız özverisiyle kendine özgürlük alanı oluşturmuş bir kadın mı? Henüz özgürlük bile tam anlamıyla tanımlanamamışken… “Kadın özgürlüğü” dediğimizde hangi kadının özgürlüğünden bahsediyoruz? Sevgilisiyle İspanya’ya sevgililer gününü kutlamaya giden kadın mı, yoksa dünyayı bisikleti üzerinde gezmek için tek başına yola çıkan kadın mı, ya da özgürlüğünü evi ve mahallesinin sınırlarıyla istemli ya da istemsiz kendi kendine çizilmiş bir kadın özgürlüğü mü? Bu soruları uzatmak (hangi Müslüman kadın, hangi milliyetçi kadın, hangi anne... vd., küreselleşmeyi ve iletişim çağının getirdiklerini de hesaba katarak) ve konuyu enine boyuna bütün ayrıntılarıyla ele almak mümkün ama bu, bu köşe için sıkıcı olur eminim… Onun için kadın hakları veya kadının özgürleşmesi ve kadına karşı cinayet ve şiddeti konuşurken veya bu yönde adımlar atılırken toplumdaki hemen bütün kadınlarımıza ve erkeklerimize hitap edecek yeni bir dil geliştirmemiz gerekiyor. Bunun zorunluluğuna inanıyorum. Bana göre hemen hepimiz hızla değişen dünyamızda yerimizin neresi olduğu konusunda zorlanıyoruz. Kavramlar bir anda yer değiştiriyor… Ötekiyken bir anda ötekileşiyoruz veya ötekileştiriliyoruz, dolayısıyla yargılarımızın sabitlenmesi ve bu sabiteler üzerinden yeni bir şeyler ortaya çıkarıp, bu düzlem üzerinde ilerlemek çok mümkün görünmüyor. Devlet kurumlarından, sivil örgütlere, eğitimden hukuka, sanattan edebiyata, televizyondan sinemaya ve kesinlikle tarihe bakış açımızdan ve oradaki parçalı algılarımıza, dinden, geleneğe bugüne ve gelecek umutlarımıza dönük öncelikle yeni bir dil geliştirmemiz, bu dil üzerinden yeni kavramlar ortaya koymamız ve berrak bir zihinle yeniden bir toplumsal düzen ve devlet düzeni inşasına girişmemiz elzem. Bu değişimi ülkemizin modernleşmesinde yaptığımız yanlışa yukarıdan aşağıya değil hem yukarıdan aşağıya hem de aşağıdan yukarıya doğru yapmamız gerekiyor. Bunu yapmadığımız sürece kendi etimizi kendi kanımızda kavuracağız… Günlük olaylar üzerinden (kamu spotları, çeşitli didaktik videolar, sloganlar, günlük politik kaygılarla atılan adımlar, söylemler, temelsiz eylemler, algı operasyonları vb.) gündemi değiştirmek ve bir şeyler yapıyormuş gibi yapmak, üzeri kabuk bağlamış yaranın kemiğimize, iliğimize ve oradan bütün vücudumuza yayılmasını hızlandırmak anlamına gelir. “Hangi kadın?” sorum da muhtemelen havada kalır… Zira hangi kadından çok “bizim insanımız” üzerine odaklanmamız gerektiğini düşünüyorum
...
(au, imaj:aliulurasba

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder