Belki de özür
dilemeliyiz onlardan. Gençlerden bahsediyorum. Zaman zaman kitap imza
günlerimde birlikte olduğum gençleri yorgunluğunu, bıkkınlığını ve
boşvermişliğini… daha iyi anlamaya başladım. Çünkü ağır kanamalı bir ülke
emanet almıştık büyüklerimizden. Üstelik bu yaraların neden açıldığını onlar da
bilmiyorlardı. Ya da biliyorlardı ve bunda biraz kendileri de suçluydu da bize
hissettirmek istememişlerdi. Bir umut… En iyi bildikleri veya en iyi
bildiklerini sandıkları şeyi yapacaklardı: çocuklarını en iyi şekilde ve yara
bere almadan yetiştirmek. Birini bir yolculuğa uğurlarken söylediğimiz “Allah’a
emanet ol” gibi bir şeydi bu. Nereye, ne için ve nasıl gittiğinden, gittiği
yere ulaşıp ulaşmayacağından ama en azından ulaşması için bir umut
barındırılan, kimlerle karşılaşacağından ve kendi başına ne yapacağından emin
olmadığımız sevdiklerimizi uğurlama biçimimizin son cümle kalıbı: “Allah’a
emanet ol.” Başka kime emanet edilebilir ki insanın çok sevdiği. Oysa
çocuklarımızı Allah’a emanet etmeden önce yapacağımız çok şey vardı. Çoğunu
yapılmadı. Yaptırılmadı da. Ancak geçmiş, geçmişimiz kolaylıkla suçlu
bulacağımız en karanlık ve en kalabalık şehir gibiydi. “Şu” dediğimiz herkes ve
her şey, objektif veya subjektif suçlu olabilirdi. Hiçbir önemi yok. Çünkü
artık suçlu bulmuş olmamız bugünkü gençlerimizin omuzlarında hissettiği o ağır
kanamalı yarayı hafifletmeyecek. Aynı hataları tekrarlamak ve hatta bir miras
gibi bırakmak her şeyi daha da içinden çıkılmaz bir hale sokuyor. Elbette
kendimizi başkasının yerine koymak, koyabilmek bir ayrıcalık olabilir ama
aslında bu büyük bir sorumluluktur. Bugün gençlerin yerine kendimi koyamıyorum
ama onları anlamaya çalışıyorum. Bu noktada sanırım büyük bir özür borcumuz var
gençlerimize. Büyük harflerle söylendiğinde anlamlı olacak veya bağışlanmış
olmamız dolayısıyla ruhumuzu sıkıntıdan kurtaracak bir özürden daha geçerli bir
özür olmalı bu. Onlara yeni bir içerik sunmalıyız. Yeni bir insan ve yeni bir
ülke içeriği sunmalıyız gençlerimize. İnsanın yeniden tanımlandığı, ülkenin ne
anlama geldiği, namus, şeref, onur, doğruluk, dürüstlük… din gibi kavramların
nerede, nasıl, ne şekilde ve ne için kullanılacağına ilişkin sağlam bir içerik.
Kadın erkek ayrımı yapmadan yapmalıyız üstelik bunu. Sadece geleceğimizi
kurtarmak adına da değil, yeni bir ülke, yeni bir dünya ve dünyamızın geleceği
açısından… En başta yapmamız gereken şey ise konuşmadan çok iletişime geçme seansları
düzenlemeliyiz. Bu sadece okulda olabilecek, ders olarak okutulabilecek bir şey
değil. Temas kurabileceklerimizle nasıl iletişime geçeceğimizle ilgili temel
bir dil, beden, ve ruh dili geliştirmeliyiz. İyi insanların iyi niyetinden
vurulmayacağını göstermeli hatta bunu ispat etmeliyiz… Gözün, dilin, elin ve
insanı insan yapan her şeyin bir anda silah olabileceğini ve karşımızdaki
insanı öldürebileceğini onlara öğretip gösterirken biz de kendimizin içeriğini
değiştirmeliyiz, ayrım yapmadan. Birbirimizi Allah’a emanet edip İblis’in
yelkenlisiyle kendi kendimizi geleceğe uğurlayamayız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder