29 Haziran 2016 Çarşamba

CARL TANZLER KUKLASI

Carl Tanzler Kuklası diye bir tabir yok aslında. Bu tabiri, sosyal ve psikolojik hayatımızda bir terim olmasını istiyorum. Neden böyle terime veya kavrama ihtiyaç duydum, size kısaca anlatacağım:
Rivayet odur ki, Carl Tanzler 1930’lu yıllarda doktordur. Dönemin, çaresi henüz bulunmadığı için en ağır kayıplara sebep olan verem hastalığıyla gelenleri tedavi etmeye çalışır. Hastalarla o derece yakınlaşır ki, onların yaşamalarını ister. Ancak doktor, delice bağlandığı ve hayata bağlamaya çalıştığı hastalarının sanki ölümünü seyretmekle cezalandırılmıştır. Bir gün yirmi iki yaşındaki Elena hastası olur. Carl Tanzler, Elena’yı o kadar sever ki, onun ruh eşi olduğunu düşünür. Elena da hayata tutunmayı başaramaz ve kendisine sırılsıklam aşık doktorunun karşısında son nefesini verir. Carl Tanzler, kızın ailesinden sevgilisi Elena için bir anıt yaptırmak için izin alır. Anıt yapılır. Elena’nın o taze, cansız bedeni, formaldehit içinde anıtta saklanır. Doktor, her gece Elena’yı ziyaret etmeye başlar. Doktora bu ziyaretler yeterli gelmez. Bir gece Elena’nın cesedini çalar. Evine götürür. Umutsuzca her gece Elena’yı canlandırmaya çalışır. Ceset yavaş yavaş çürümeye başlamıştır. Doktor sabırla Elena’nın çürüyen bedeni üzerinde düzenlemeler yapar. Dökülen kemikleri piyano telleriyle tutturur. Işığı sönen, yok olmaya yüz tutmuş gözlerini çıkarır, o boşluğa cam gözler yapıp, yerleştirir. Cildini ipek ve mum ile işler. Kokusunu gizlemek için parfümler kullanır. Rivayete göre anılarında Elena’nın hâlâ ne kadar güzel koktuğundan bahseder. Diğer insanlar bir şekilde Doktor’un bu işini öğrenirler. Ölü sevgili Elena’nın bedeninin kalanları kurtarılır. Doktor nekrofili suçundan tutuklanır. Sonrasında özgür bırakılır. Doktor bu arada bir kukla yapmıştır.  Kukla Elena’ya benzer. 1952 yılında ölene kadar bu kuklayla yaşamıştır, doktor. Buradan Carl Tanzer kuklası terimime gelecek olursam: Bazen çok sevdiğimiz insanlar ve çok sevdiğimiz ülkeler biz istemeden ölür. Türkiye, insani değerlere karşı yapılan 12 Eylül darbesiyle ölmüştür. Ülke kuruluş amacından saptığı için ölmüştür. Bu bir cinayettir, müsebbibi bellidir. Bir süre, bu cansız bedenin üzerine anıt yapılmış, bu anıtın içinde özgürlük, demokrasi, insan hakları, laiklik, serbest pazar vb. karması formaldehitin içinde tutulmuştur. Sonra Türkiye çalınmıştır. Çalan ülkesini haklı olarak saplantılı bir biçimde seven halkın kendisidir. Ancak çürüme kaçınılmazdır. Üstelik bu çürüme sadece sevilen ölü için değil seven canlı için de kaçınılmazdır. Çürüyen yerlerini Carl Tanzler gibi piyano ipiyle olmasa bile en aşağıdan en yukarıya kadar kendimize söylediğimiz yalan ipiyle tutturmaya çalışmışızdır. Çürüyen yenlerine kemikler vb eklemişizdir. Beden, artık beden olmadığı gibi gözlerde göz değil, camdır. Yine de sevdiğimiz ülke çürük kokmaz bize. Bir ara ülkesini seven ve bu uğurda bir şey yapmaya çalışan insanlar gerçekten de Carl Tanzler gibi ölü sevici diye tutuklanır, hatta yok edilir. Yok edilmeyenler veya edilemeyenler ise kendilerine bir kukla yaparlar. Carl Tanzler ölür ama kuklası kalır. Bu kukla Gepetto’nun Pinokyo’su gibi gerçek bir insan olmaya (ülke olmaya) öykünür. Türkiye maalesef benim gözümde Carl Tanzler’in Kuklasıdır. Acıdır benim için ama öyledir. Kuklalıktan çıkabilmek için de, gerçeği, insanı arayışı yalan söylemesinin önünde olan Pinokyo gibi gerçekçi olmalıdır. Saplantıyla sevilen bir kukla mı olacak ülkemiz yoksa gerçek bir ülke mi olacağız? Birinin ışıkları yakmasını mı bekleyeceğiz, yoksa gölge oyunlarıyla devam mı edeceğiz? O duvar yıkılıp ya da ışıklar açılana kadar bu hastalığımızla kendimizi sevmeye devam mı edeceğiz? Gerçekler her gün yeniden inşa edilmez. Bir kuklada, gerçek ve gerçek olmayan saplantıyı birbirinden ayıran seyirci değil bizzat kuklayı icat edenin kendisidir. Kuklacılık bir intihar tehiridir, tutkuyu değil hastalıklı tutkuyu ateşler. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder