12 Kasım 2017 Pazar

Neden Kadınlar Wirginia Woolf, Erkekler Kafka?

 Dünyadan nefret etmek ya da dünyaya ahiretle  kıstırılmak
Dünyayı sevmek değil de dünyayı sevmemek öğretilmişti bana. Bunu yıllar sonra daha iyi anlıyorum. Freud’u hiç tanımadan hatta Freud ismi geçtiğinde biraz porno starından bahseder gibi bir hava olurdu karşımdakinde. Belki de insanın ta çocukluğuna kadar gidilmemesi gerekiyordu. Ya da her şey çocuklukta, hatta anne karnında aranmazdı. Yaşanıyordu. Yaşanan an önemliydi. Yaşanan o an zaten geçmişe bir başkaldırıydı ve en iyi şekilde değerlendirilmesi gerekiyordu. Umut etmek de yaşanan an içerisindeydi. Bu Dinin, İslam’ın gereği, Allah’ın buyruğuydu. O yüzden Freud ahlaksızdı. Margius de Sad’ın ise ismi bile anılmamalıydı. Zaten onu bilen kimse de pek yok gibiydi. Daha açıkçası cinsel kimlik denilmemeliydi. Çünkü cinsellik yatak odasını çağrıtrıyordu. Eğer yatak odasında halvet olacağın birisi yoksa o da günahtı. Günah sevilmez. Günahtan bahsedilmez. Günahtan kaçılır. Dünya da günah yeriydi. Kaçmalıydık. Yeryüzünde bir dikili ağacın bile olmamalıydı. Oysa Peygamber, “Kıyamet kopuyor dahi olsa elinizdeki ağacı dikin” diye buyuruyordu. Elimizdeki ağaç umut muydu?


Cennet’in yolu nasıl kısalır
Umut. Dünyadan umudunu kes! Dünya umut yeri değildi. Acı çekilecek bir yerdi. Acı çekildikçe insan Tanrı’ya yaklaşır, Cennet’in yolunu kısaltırdı. Ölüvermek ise tamamlanmaktı. Her ne kadar kimin nereye gittiği belli olmasa da. Sonuçta dünya sevilmek için değildi. Hatta dünya nefret edilmek için bile değildi. Dünya ahretin boş bir tarlasıydı. Nasıl sürersen, nasıl ekersen, öyle hasat yapardım. O yüzden çok dikkatli olmalıydın. İçine bakmamalıydın. İnsanın içine İblis kaçmıştı çünkü. Bu bu İblis, “Dünyada mekân ahrette iman” sözündeki dünyadaki mekan varlığımızın içinde cirit atıyordu. O yüzden insan sadece Tanrı’yı düşünmeli Cennet’i ummalıydı. İyimser olmamalıydı. Korkmalıydı. Hepsi bu: Korkmalısın! Yaşadığını anlaman önemli değil, korkarsan öleceğini bilirsin.
Yaşadığınız ülkede ödediğiniz ağır fatura
Yıllar geçtikçe tabii daha çok şey öğrenmeyi beceriyorsunuz. En azından bir çok yola gidemeseniz bile bildikleriniz o yolları aydınlatabiliyor ve önünüze neler çıkabileceğini görebiliyorsunuz. Her şeyi deneyimlemeye de ömür yetmiyor. Bugün gelinen noktada baktığımda Türkiye gibi bir ülkede yaşamanın ağır faturaları olduğunu düşünüyorum. Kendinize ait bir odanız olamadığı gibi kendiniz de olamıyorsunuz.
Örümcek ve Kendine ait bir oda
Kafka’nın son yıllarda bu kadar çok gündeme gelmesinin altında insanların değişme arzuları olamaz mı? Ancak bunu nasıl gerçekleştirecekler? Bir su basmanımız bile yok. Örümcek bizim için sadece bir örümcek. Çünkü ve sanırım Freud dediğimizde yine bir pornocudan bahsediyormuş gibi olmuyor muyuz? Çocukluğumuza nasıl ineceğiz? Çocukluk ilk günahın merkezi değil mi bizde? Adem ile Havva bizi yapmak için bir araya geldiklerinde aralarını yapan İblis’ti. İblis’in aşçılığından ortaya çıkan yemeği, tertemiz Beyaz Masada(Tabula Rasa) nasıl yiyebiliriz? Bırakın dönüşmeyi değişim bile mümkün görünmüyor. Değişmeli miyiz ve dönüşmeli miyiz o bilinç bile yok sanırım. Çünkü Kendina Ait Bir Oda ufku, hatta hayali bile yok.
“Kendim kimim?” Sahi kendim kim? Bir cinsel kimlik oluşumuna başlamamış ben kimim? İnsan mı, Erkek mi, kadın mı? Hayvenlar olmasaydı kendimizi neye göre kıyaslayacaktık?.. Wirginia Woolf’un Kendini Ait Bir Oda’sı kimi kundaklayacak? Bütün başkaldırılar ve bu başkaldırıların taşıdığı umutlar “Dünyayı sevme, dünyaya bağlanma” sözüyle daha doğduğumuz anda bir zehirli tohum olarak içimize bırakılmıyor mu? O halde her şey neden bu kadar güzel ve çekici yaratılmış. Neden sadece tek bir elma ağacı yok. Neden nar var? Neden kurabiyeleri seviyorum? Nasıl oluyor da ayva yemek için kış başlangıcını beklemeyi arzuluyorum?
İslâm’a göre dönmeyen dünya inancı
Din “düşünme inan” sarkacındaydı ve bu sarkaç Facault Sarkacı değildi. Dünya dönmüyordu bazılarının anlayışındaki İslâm’a göre, dolayısıyla insan da kendi etrafında dönmemeliydi. Kendi etrafından dönersen kendi içine gözlerini dikersin, ta çocukluğuna kadar kendini görebilirsin. Tıpkı Mevlana’nın Sema’sı gibi, döndükçe içe ilerlemek… Hayır! Sadece inanacaksın ki, o zaman iyi bir “kul” olursun. Tanrı’ya kul olmakta sorun yoktu aslında. Ancak Tanrı’ya kul olurken insan korkunç bir yanılsamanın da ateşli ocağına düşüyordu. Buna gerçek hayatta kısır acı çekmek diyorum ben. Verimsiz, hiçbir şey kazandırmayan, dolayısıyla değeri de olmayan bir acı. Bu güne kadar hayatınızda hiçbir kediyle göz göze gelmediyseniz bir kez olsun Schrödinger’in Kedisi ile göz teması kurun, belki söylediğim daha iyi anlaşılabilir. Çünkü mikroalemin belirsiz köklerinden besleniyor makro alem. O kedinin gözlerinde Tanrı “Beni aramayın gösterdiklerime bakın” diyor aslında. His ancak temasla mümkündür çünkü, yani bilim olmadan, deneysel akıl olmadan, sorgulayıcı bir zihin yapısına kavuşmadan, insanın hissetmesi, varlığının künhüne ermesi mümkün değildi. Nihayetinde de hissetmiyorduk zaten alışılmış olanı yapıyorduk ve geleneksel olanı.
Darvin, kahrolası maymun atalı seni
Freud’dan bahsedilince bir porno yıldızından bahsediyormuş gibi bakıyorlardı ya. Aynı şekilde “Darvin” dediğinizde insanlar irkiliyordu. Darvin, muhataplarınıza göre insan soyunun maymundan geldiğini iddia ediyordu… Oysa beşikte bir çocuk inleyip duruyordu ve bu inlemesini kimse duymuyordu. Bu iniltiyle büyüdü çocuk. İnilti soyuttan somuta o kadar evrim geçirdi ki, nihayetinde konu Freudyen köklerin bulunduğu mümbit bir araziden Kafka ve Wirginia Woolf’a kadar geldi. Buraya kadar koştura koştura, soluk soluğa ter içinde gelenlerin hemen hepsi dünyayı sevmedi, dünyanın bir resim olduğuna kani olmaya zorlandı. Dünya geçiciydi. Evet, aslında dünya geçiciydi ama ya mutluluk ve huzur? Tanrı bütün bu güzellikleri bahşederken ahiret ile ilgili bir amaç ile birlikte, bu dünyada da insanın kendisini iyi hissetmesini sağlayacak ufak tefek şeyler yaratmamış mıydı? Masallar ne için vardı o zaman?..
Sevmek başkaldırıdır inanmak temas
Yaratmıştı elbette hatta sevgiyi ve huzuru ve umudu da yaratmıştı ve bir sürü şey yaratmıştı Tanrı. Hatta insana o kadar özgürlü vermiş ti ki, insan Tanrı’yı bile inkar edebilirdi. İnkar dinine mensup bu insanlar da Tanrı’nın en güzel insanlarıydı, onları da alıp bağrına basacaktı nihayetinde... Oysa doğduğu dünyayı sevmeme öğretisiyle büyüyen her çocuk, sonunda gelip başını sevgiye, umuda, mutluluğa vuruyordu. Yeryüzünde dikili bir ağacı olsun istiyordu, kendisini seven birisi ve ardından bırakacağı bir şeyler ve en önemlisi de umut; yani görünmek, hissedilmek, onaylanmak… Hesaplaşma ve uzlaşma için insanın geçmişine de saygı göstermesi gerekiyor. Ancak içinde dünyaya ilişkin, kendisine ilişkin, yaşama ve evrene ilişkin sevgi kırıntısı bile olmayan geçmişe nasıl saygı gösterecek? Düşünceli insan, incelikli insan nasıl olacak? Kendiliğinden oluşan bütünleşmiş bilgi olarak da nitelendirilen bilinç, nasıl yeniden düzenlenecek? Bu sorunun cevabı yok ancak, yazının daha da uzamaması için öykünmelerine rağmen neden kadınlar Wirginia Woolf olamıyor ve erkekler de Kafa olamıyor sorusunun cevabına geçmek gerekiyor. Olamıyoruz, çünkü o dönüşümü gerçekleştirecek güç temellerinden yoksunuz. Su basmanımız zehirlenmiş bir çocukluğun içinde debeleniyor. Öykünüyoruz Kendine Ait Bir Oda için. Ancak içimizde Kafka’nın dönüşümünü gerçekleştirebilecek bir isyan geliştiremiyoruz. Çünkü dünyayı sevmemek öğretildi bize. Sevmemek… Bu yüzden tutunamıyoruz. Bunu gizlemek için de Wirginia Woolf’u veya Kafka’yı örtüyoruz üzerimize. Bu bir maske, altında gerçekten de tutunamayanlar var, hatta hiç tutunamamış olanlar var. Ve küçük şeyler bizi ele veriyor. Sevmediğimiz için hehemin hiçbir şeyi dokunamıyoruz. Dokunduğumuzda tuz buz olacağımızı zannediyoruz. Olacağız da gerçekten, tuz buz olacağız ama yeniden eriyip şekillenmek de var… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder